The Soloist Filmi Üzerine Bir İnceleme

The Soloist Filmi Üzerine Bir İnceleme

The Soloist, şizofreniyle yaşayan bir müzik dehası olan Nathaniel Ayers ile gazeteci Steve Lopez arasında gelişen beklenmedik dostluk üzerinden, ruhsal hastalığın yalnızca bireysel değil toplumsal bir deneyim olduğunu gösterir. Film, damgalanma, sosyal destek ve insani bağların iyileştirici gücünü merkezine alarak şizofreniye dair empatik ve gerçekçi bir anlatı sunar.
YAYIMLANDI: 23.01.2026 | YAZAR: Sudem Karali

2009 yapımlı The Soloist filmi, Nathaniel Ayers’ın gerçek yaşam öyküsüne dayanmaktadır. Şizofreni belirtileri geliştirmiş bir çello dehası olan Nathaniel Ayers ile Amerika Birleşik Devletleri’nde Los Angeles Times için çalışan gazeteci Steve Lopez arasındaki beklenmedik bir dostluğu konu alır. Hikaye, Lopez’in işinde yaşadığı bir tıkanıklık ve yazarlık kriziyle başlar. Köşesi için yeterince ilgi çekici bir konu bulamamakta, bu nedenle işini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bunun üzerine ilham aramak için Los Angeles sokaklarında dolaşmaya başlar. Bu sırada, evsiz olan Ayers ile karşılaşır. Ayers çok az göz teması kurmakta, hızlı hızlı konuşmakta ve alakasız konular hakkında tekrar eden cümleler söylemektedir: Cleveland’daki kışlar, besteci Beethoven hakkındaki düşünceleri ve çello çalmak gibi. Lopez neredeyse hemen bunun aradığı hikaye olduğunu düşünürken, Ayers da bir arkadaş bulduğuna inanır. Tanışırlar ve aralarında benzersiz bir ilişki gelişmeye başlar; zamanla neredeyse ayrılmaz hale gelirler. Nathaniel ergenlik dönemindeyken, sahne sanatlarında (ör. drama, müzik, dans) ustalık geliştirmeyi amaçlayan prestijli bir konservatuvar olan The Juilliard School’da eğitim almıştır. Ancak sanrı ve varsanılar göstermeye başlaması; bu belirtilerin günlük işlevselliğini ve resitaller sırasında dikkatini sürdürme becerisini ciddi biçimde bozması nedeniyle Juilliard’daki ikinci yılını tamamlayamadan okuldan ayrılmıştır. Ardından, evsiz bireylerin yoğun olarak yaşadığı ve bu yönüyle ün kazanmış Skid Row’da sokak yaşamını benimsemiştir. Film, Nathaniel ile Steve arasında zamanla gelişen bu özgün dostluğu belgelemektedir. Birlikte geçirdikleri süre boyunca, Nathaniel’ın şizofreni belirtilerinden ve Steve’in şizofreniye dair bilgi eksikliğinden kaynaklanan pek çok engel ve zorluk, gelişmekte olan bu dostluğu tehdit eder. Tüm bu güçlüklerin ardından film, iki karakter arasında karşılıklı bir anlayışın oluşmasıyla ve Steve’in şu sözleriyle son bulur:
“… Bay Ayers’ın cesaretine, tevazusuna ve sanatının gücüne [çello çalmasına] olan inancına tanıklık ederek, inandığın bir şeye sadık kalmanın onurunu öğrendim.”

Damgalama (stigma), bir kişinin bir başkasını etiketleyerek ya da kalıplaştırarak tanımlamasıyla ortaya çıkar. Damgalama ayrımcılığa yol açar ve damgalanan bireyler için barınma ve iş olanaklarının azalması, yaşam kalitesinin düşmesi, benlik saygısının zedelenmesi ve belirtiler ile stresin artması gibi olumsuz sonuçlar doğurur (Laroi ve Linden, 2009). Bu durum, psikotik bozuklukları olan birçok birey için olumsuz bir çevre yaratabilir ve genel toplumdan destek görememelerine neden olabilir. Birçoğu, etiketlenmekten kaçınmak için tedavi almaktan ya da ruh sağlığı kliniklerinin yakınında görülmekten kaçınır.

Ruh sağlığının temsilleri filmlerde çoğu zaman olumsuzdur ve bu durum damgalanmanın artmasına yol açabilir. Sosyolojik analizde, ruhsal hastalık tanısı almış bir kişi “etiketlenmiş” hale gelir. Bu nedenle damgalama, ruhsal hastalığı olan daha az sayıda kişinin hizmetlere erişmesine yol açabilir ve sıklıkla istihdamda, barınmada ve yaşamın neredeyse her alanında ayrımcılığa neden olur. Filmler, insanların ruhsal hastalıklar ve bu hastalıkların tedavileri hakkında anlayış geliştirdiği önemli araçlardan biridir. The Soloist gibi filmler, izleyicilerinin ruh sağlığına ilişkin farkındalığını artıracak biçimde temsiller sunar. Filmde izlediğimiz Ayers’in deneyimleri bireysel bir sorun olmaktan çıkmış ve toplumsal bir bağlanma yeniden şekillenmiştir.

The Soloist’te, Ayers’ın çocukluğuna dair geri dönüş sahneleri, şizofreninin ergenlik döneminde ortaya çıktığını gösterir. Juilliard’da öğrenci olduğu dönemde, bir müzik provasındayken çello çalarken ilk kez işitsel varsanılar yaşamaya başlar. Erkek, kadın ve çocuk sesleri ona farklı şeyler söylemektedir: “Seni acıdan koruyacağım”, “Düşüncelerini duyabiliyorlar” ve “Kaç, Nathaniel.” Zamanla semptomların giderek ağırlaşması, karakterin hem kişisel hem de mesleki yaşamında ciddi işlev kaybına yol açar. 

Paranoya, kız kardeşine yönelik zulmedilme sanrılarıyla kendini gösterir ve bu durum karakterin evden ayrılmasına neden olur. Çevresindeki insanlara karşı yoğun bir kuşkuculuk geliştirmiştir ve nereye giderse gitsin eşyalarını yanında taşır. Konuşmada belirgin bir dağınıklık ve düşünce akışında kopukluklar gözlemlenir. Konuşma fakirliği ve duygusal tepkilerde küntlük ya da uygunsuzluk gibi negatif semptomlar, yakın temas kurduğu kişilerle olan etkileşimlerinde belirgindir. Sahip olduğu belirtiler gündelik işlevselliğini oldukça etkilemeye başlamıştır.

Ayers, durumunu anlamlandıramadığı, yardım alabileceği bir yer bilmediği ve ailesine zarar vermekten korktuğu için isteksizce ailesinden, arkadaşlarından ve önceki yaşamından uzaklaşır. Günümüze dönüldüğünde, Lopez Ayers’ın geçmişini onun kendisiyle görüşmeyen ailesinden öğrenir ve onu yeniden müziğe döndürmeye çalışır. Tüm bunlar yaşanırken, Lopez yavaş yavaş bunun sadece bir hikaye olmadığını fark etmeye başlar. Artık mesele, Ayers’ı L.A. Times’taki köşesinde teşhir etmek değildir. Bu, umutsuzca yardıma ihtiyaç duyan yeni bir arkadaşla ilgilidir.

Bu nedenle Lopez, Ayers’ın psikiyatrik yardım alması için ısrar eder ve Ayers sonunda şizofrenisiyle daha dengeli bir ilişki kurmayı başarır. Yaşamındaki iyileşmenin, esas olarak güçlü bir sosyal destek sisteminin varlığına bağlandığı görülmektedir. Bu destek sistemi, onun bir müzisyen olarak kökleriyle yeniden bağ kurmasını sağlamış ve yeteneklerinin tanınabileceği, kendisi için daha güvenli bir alan yaratmıştır.

Film, şizofrenisi olan bireylere uygun bakım sağlama sürecinin, bakım verenler üzerindeki yükünü de görünür kılmaktadır. Psikolojik desteğe ihtiyaç duyan bireyler için bakım verenin sorumluluğu aynı zamanda hem duygusal hem etik yükünü beraberinde getirir. Bireyin özerkliğine saygı duyulması ve zorunlu müdahale gerektiren alanlar hassas bir denge oluşturmak zorundadır.  

Ruh sağlığı personellerine filmde sınırlı yerlerde alan açılmış olsa da izleyicinin anlamlı bir çerçeve çizmelerine yardımcı olabilir. Filmde bahsi geçen Lamp Community gibi sağlık hizmetleri veren kuruluşlar bireylerin iyi oluş halini destekleme amacı güderken bir yandan da bireyin orayı nasıl anlamlandırdığı arkasındaki direnci görebilme imkanını sunar. Ayers’in daha önce yaşadığı deneyimler nedeniyle her türlü psikiyatrik tedaviye karşı bir isteksizliği olduğu ifade edilir; bu durum, etkili yeni ilaçları denemesinin önünde bir engel oluşturmaktadır.  Özellikle damgalanma korkusunun tedaviye erişimi hangi boyutlarda kısıtlayabileceği konusunda güzel bir örnek olarak kabul edilebilir. Burada tedavi sadece biyolojik boyutta değildir, hastanın öznel deneyimi, endişesi, geçmişte yaşadığı travmatik durumlara da bağlıdır.

Bu filmde şizofreniyi yalnızca klinik tanı kriterleri içinde kalan bir alan olmanın ötesinde, sosyal etkileşimle destek sağlanabilecek; toplumsal damgalanma, destek sistemleri ve bakım verenle oluşturulabilecek güvenli bir ilişkiyle iç içe geçmiş birden fazla boyutu içinde barındıran bir deneyim olarak gözlemleme şansımız oluyor.

The Soloist, gerçeklikle dolu, dokunaklı ve insanda güçlü duygular uyandıran bir film. Film boyunca işlenen yalnızlık, kaygı, geleceğe dair umut temaları Nathaniel Ayers karakterinin deneyimlediği kadar izleyicinin de bir parçası oluyor. Ayers’in yetenekleri, korkuları ve sınırları olan bir karakter olarak içtenlikle işlenmiş olması, onu yalnızca ruhsal hastalığıyla tanınan bir karakter olmasının ötesine götürüyor. Bu sayede izleyici olarak onu yalnızca “hasta” kimliğiyle değil aynı zamanda sosyal olarak konumlandığı yer ve hissettikleriyle bir insan olmanın getirdiği sorumlulukların altından kalkmaya çalılşırken izleyebiliyoruz.  Sadece Ayers gözünden değil, hikayeyi Lopez gözünden de yardım etme çabası, çaresizlik, öfke ve suçluluk temalarıyla değerlendirebiliyoruz.

The Soloist, daha ilk sahnelerden itibaren, şizofrenisi olan bir bireyi tanımlayabilecek davranışları doğru biçimde yansıtmaktadır. Şizofreniyi düşünceli ve titiz bir biçimde ele almaktadır. Ayers’ta işitsel varsanılar, dağınık konuşma, künt duygulanım ve sosyal geri çekilme ile anhedoni gibi negatif belirtiler görülmektedir. Bu belirtilerin yol açtığı işlevsellik kaybı gerçekçi şekilde yansıtılmaktadır. Tüm bu belirtiler altı aydan uzun bir süre boyunca açıkça mevcuttur. Filmin Nathaniel Ayers’ın gerçek yaşam öyküsüne dayanması, bu durumun ders kitaplarının sayfalarının ötesinde, gerçek hayatta nasıl göründüğünü yansıtma konusunda önemli ölçüde katkı sağladığına inanıyorum. Teorik bilgiden ziyade psikolojik hastalıkların gerçek hayatta nasıl bir yer edindiğini anlama konusunda önemli bir adım.

Filmlerdeki imgeler ve fikirler, popüler hayal gücü içine çoğu zaman zorlanmadan yerleşir. Bu etki, uzun süre kalıcı izlenimler bırakabilir. Filmler, ruhsal hastalıklar gibi çeşitli konularda farkındalık yaratma konusunda insanlara ilham verebilir; ancak aynı zamanda yanlış varsayımlara ve damgalamaya da yol açabilir. Şizofreni için filmlerde ve medyada çizilen tablo tehlikeli olarak algılanabilecek ve insanda korku uyandıracak çeşittedir. The Soloist, bu algıyı kırmaya ve şizofreniyle yaşayan bireylerin insani yönlerinin görünür kılınmasına katkı sağlayacaktır.




KAYNAKÇA

American Psychiatric Association. (2022). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed., text rev.). American Psychiatric Publishing.

Larøi, F., & Van der Linden, M. (2009). The effects of a documentary film on reducing stigmatisation about schizophrenia. Psychosis, 1(1), 61–72. 

 

Delfi Blog'a Geri Dön