Saç Kesimi ile Ruhsal Ayrışma ve Kayıp: RAPUNZEL

Saç Kesimi ile Ruhsal Ayrışma ve Kayıp: RAPUNZEL

Metin, saçın kesilmesinin psikanalitik açıdan güçlü bir sembol olduğunu ve bu sembolün Rapunzel masalı, klinik vakalar ve antropolojik verilerde tutarlı biçimde tekrar ettiğini savunur. Saç, anne-kız arasındaki bağı temsil ederken, kesilmesi ayrışmayı ve kırılma anını ifade eder. Klinik örneklerde saç kesme, yolma ya da yeme imgeleri özellikle arzu, kıskançlık ve...
YAYIMLANDI: 26.02.2026 | YAZAR: ÇEVİRİ: Çağla Doksanoğlu Ünlü

Rapunzel: Saç Kesmenin Sembolizmi

(The Symbolism of the Cutting of Hair-Jeffry J. Andresen ÇEVİRİ)

1

Rapunzel, Grimm Kardeşler tarafından derlenen (1944) halk masalları arasında en çok değer verilen anlatılardan biridir. Kuşaklar boyunca insanlar, yüksek ve manastır benzeri bir kulede yaşayan genç bir kızın, bir büyücünün buyruğu üzerine güzel saçlarını aşağı sarkıtmasını konu alan bu öyküyü dinlemiştir. Aynı kuşaklar, genç kızın bu sessiz ve ormanlık mekândan sürgün edilişini ve olağanüstü güzellikteki saçlarının kesilişini de duymuştur.

Bu masalda olayların tam merkezine yerleştirilen saçın kesilmesi eylemi, hastaların ruhsal yaşamlarında da bir düşünce olarak ortaya çıkmaktadır. Bu düşünce, özellikle hastaların Rapunzel’inkine benzer arzulara ve yaşam koşullarına sahip oldukları durumlarda belirginleşir. Bu örtüşme, saç kesme temasının katı psikanalitik anlamda bir simge olabileceğini düşündürmektedir. Ünlü mitler ve masallar, bu tür simgesel keşifleri her zaman mümkün kılmıştır. Ancak bir düşüncenin simge olarak kabul edilebilmesi için, farklı bağlamlarda tutarlı bir anlam taşıması gerekir (Jones, 1916). 

Göstereceğim üzere, saçın kesilmesi teması insan deneyiminin dört ayrı alanında böylesi süreklilik gösteren bir anlam içermektedir. Bu alanlar; halk masalları, sunulacak olan hastaların ruhsal yaşamları, diğer araştırmacıların klinik çalışmalarından elde edilen bulgular ve farklı kültürlere ilişkin antropolojik araştırma verileridir. Her bir alanı sırasıyla ele alacağım. Veriler, Rapunzel öyküsünde yer alan ve üç temel düşünceyi içeren anlamların saçın kesilmesi aracılığıyla simgeleştirildiği görüşünde birleşmektedir.

2

Rapunzel masalı bir ikilemle başlar: Bir adam ve karısı, çocuk sahibi olma arzularının gerçekleşmemesi nedeniyle hayal kırıklığı yaşamaktadır. Kadının dikkati, yakınlarda yaşayan bir büyücünün yemyeşil bahçesine yönelir ve orada yetişen rampion bitkisine (Rapunzel) karşı güçlü bir arzu duyar. Kadının ısrarı üzerine koca, bahçenin duvarını aşarak artık onsuz yapamayacağı bu bitkiden birazını çalmak için içeri girer. Daha sonra aynı girişimi yinelediğinde büyücü Dame Gothel, tarafından yakalanır. Büyücü, karısının rampionu yemesi hâlinde artık kısır kalmayacağını söyler. Ancak bu ayrıcalığın bedeli ağırdır: Doğacak çocuğu doğumda kendisi alacaktır. Nitekim olaylar tam da bu şekilde gelişir. Büyücü, adını bitkiden alan çocuğu yanına alarak kendi himayesine geçirir.

Rapunzel on iki yaşına geldiğinde, büyücü onu ormanın içinde, yalnızca tepesindeki bir pencereden girilebilen bir kuleye kapatır. Büyücü her gün gelerek Rapunzel’e saçlarını aşağı sarkıtmasını söyler ve bu saçlara tutunarak kuleye tırmanır. Ancak bir ya da iki yıl sonra, yoldan geçen bir prens Rapunzel’in büyüleyici şarkısını duyar. Ona ulaşamasa da her gün geri döner ve ısrarının karşılığını, büyücünün kuleye girişini görerek alır. Artık Rapunzel’e erişmenin yolunu öğrenmiştir. O da saçlarını sarkıtmasını ister ve bu yolla kuleye tırmanır.

Rapunzel başlangıçta ziyaretçisinden korkar; ancak kısa süre içinde prensin kendisine duyduğu sevginin büyücününkinden daha güçlü olabileceğine karar verir ve onun evlenme teklifini kabul eder. Kuleden kaçışını gerçekleştirmek üzere, prensin akşam ziyaretlerinde getireceği ipek yumaklarından bir merdiven örmeyi planlarlar. Ne var ki planlarını uygulamaya koyamadan Dame Gothel, Rapunzel’in sırrını öğrenir. Öfkeye kapılan yaşlı büyücü, Rapunzel’in uzun, örgülü saçlarını keser ve onu ıssız bir çöle terk eder. Genç kız burada derin bir yasın içine sürüklenir. Dame Gothel kuleye geri döner ve prensin her zamanki gibi tırmanabilmesi için örgüleri aşağı sarkıtır. Prens, elbette kendisini bekleyen kişinin Rapunzel değil büyücü olduğunu görür. Büyücü onu körlükle lanetler. Prens kuleden atlar ve dikenlerin üzerine düşerek görme yetisini yitirir. Yıllarca ormanda, yoksunluk ve yetersiz beslenme içinde, sevdiğinden ayrı biçimde dolaştıktan sonra sonunda Rapunzel’e rastlar. Bu süre zarfında Rapunzel ikiz çocuklarını dünyaya getirmiştir. Çift sevinçle birbirine sarılır; Rapunzel’in gözyaşları prensin gözlerine damlar ve onu iyileştirir. Bunun ardından prensin ülkesine dönerler; orada sevinçle karşılanırlar ve uzun, mutlu bir yaşam sürerler.

Özetten de görüldüğü üzere, saçın kesilmesi öykünün kırılma noktasını oluşturmaktadır. Rapunzel’in kapatılması, on iki yaşına ulaştığında veya evlenme çağına gelmiş ya da buna çok yaklaşmış olduğu bir dönemde başlar. Başlangıçta “anne” ile kız arasındaki ilişki yalnızca ikisine özgüdür; genç kızın yaşamında başka hiç kimse yoktur. İkilinin her gün yeniden buluşmalarının aracı ise Rapunzel’in saçıdır.

Erkek figürü başlangıçta, bu anneye ait bağ üzerinden genç kıza ulaşır; ancak Rapunzel, prensin sevgisinin kendisine annenin sevgisinden daha fazla doyum sağlayacağını fark eder. Bununla birlikte masalın ima ettiği üzere, erkeğe yönelen bu sevgi, anneyle kurulu eski ilişkinin yanında canlılığını sürdüremez. Rapunzel’in sevgisinin cinsel olarak farklılaşması, bir bedel olarak ondan annesini, saçlarını ve bir yas dönemini yitirmesini talep eder. Buna karşılık, bu süreç ona çocuklarını ve bir erkekle paylaşılan yeni bir krallığı kazandırır.

Saçın kesilmesi eylemi anlatıda üç önemli işleve sahiptir. Genç kızın bedeninin güzel bir parçasının kaybına yol açar; kız ile annesi arasındaki bağı koparır ve annenin daha önce kıza ait olan bir şeyi kendisi için sahiplenmesine olanak tanır. Saç kesmenin üç simgesel anlamı bunlardır. Farklı bir terminolojiyle ifade edildiğinde ise bunlar; kastrasyon, annenin kaybı ve onarım olarak bilinir.

3

Seçilmiş bir hasta grubu, tedavi süreci sırasında saçlarının kesilmesine ilişkin düşünceler bildirmiştir. Bu düşüncelerin ortaya çıktığı koşullar incelendiğinde, bunların anlamına dair bir kavrayışa ulaşmamız mümkündür.

Vaka 1: Yirmi beş yaşında, bekâr, kadın bir öğretmen, akut anksiyete nevrozu belirtileri ile başvurmasının ardından analize alınmıştır. Nevroz, babasının ölümü ve hastanın birlikte çalıştığı birkaç öğretmenin hamile kalması çevresinde gelişen koşullardan tetiklenmiştir. Hasta, oldukça tipik bir histerik kişilik yapılanması sergilemektedir. Analiz süreci, temel aktarım eğilimlerinin analisti sevilen bir baba figürü etrafında merkezileşmesiyle ilerlemiştir. Bu durum, savunmacı bir dönüşümle analistin eleştirel, müdahaleci ve tehlikeli bir anne figürüne dönüştürülmesini tetiklemiştir. Burada önemli bir çatışma söz konusudur: Hasta yaşamı boyunca iki kadın tarafından —annesi ve yakınlarda yaşayan bir akrabası— bakılmış; gerçek annesiyle ilişkisindeki ambivalansı çözmek yerine, annelik gereksinimlerini bu iki figür arasında bölüştürmüştür. Böylece iki anne figürü, niteliklerin belirgin şekilde bölünmesi yoluyla algılanmış; biri idealize edilmiş, diğeri ise kötü niyetli olarak temsil edilmiştir. Hasta bu örüntüyü analiz sürecinde de yinelemiştir. Çatışma stresinin, analistin kötü niyetli anne olarak deneyimlendiği bir aktarım durumunu ortaya çıkardığı anlarda, hasta eşzamanlı olarak idealize edilmiş annenin güncel bir temsilini üstlenecek bir güven nesnesi bulmuştur. Bu durum, annesine yönelik preödipal bağlanmanın birçok yönünün hiçbir zaman terk edilmediğini göstermektedir. Bunun sonucunda hasta, preödipal annenin sevgi kapasitesiyle yeterince zenginleştirici özdeşimler geliştirememiştir. Dolayısıyla, gelişimsel süreçte kuşkusuz babaya yönelik kazanılmış olan ödipal sevgi, sağlam bir zemine oturmamıştır. Üçlü (triadik) evrede anneyle yaşanan herhangi bir rekabet, hastayı hızla ikili (dyadik) evrenin anksiyete yapılanmaları ve savunmacı çözümleri içine geri sürüklemiştir. Ek olarak, üçlü evreye ait arzular, kaybedilen babaya ilişkin yoğun suçluluk duygularıyla da ağır biçimde yüklenmiş durumdadır.

Analizin yaklaşık bir buçuk yılı sonrasında hasta, erkeğe yönelik güçlü sevgi arzularının ve kadın rakibe karşı belirgin düşmanlığın eşlik ettiği, belirgin biçimde gelişmiş bir ödipal aktarım gerilimleri kümesi yaşamaktaydı. Buna, babasıyla ilişkilerine dair anılar ve annesinin bu etkinliklere “müdahale etmesine” yönelik öfkesi eşlik ediyordu. Bu bağlamda hasta bir solunum yolu enfeksiyonu geçirdi. Ardından şu rüyayı gördü:

“Uyuyordum ve annem başımın sağ tarafından ‘iki tutam’ saç kesti. Çok öfkeliydim.”

Aynı gece ikinci bir rüya daha gördü:

“Annem bana öfkeliydi ve ‘Hamile olabilirsin!’ diyordu. Benimle babam arasında ensest bir ilişki olduğunu ima ediyordu. Bu suçlamalar karşısında şoke oldum ve onun kıskançlık yaptığını hissettim.”

Bu rüya hastaya, ergenlik döneminde babasının sanatsal çalışmaları için çıplak poz verdiğini bana hiçbir zaman açıklamamış olduğunu hatırlatmıştır. Babasının kendisine annesinden çok daha fazla değer verdiğine ilişkin zafer duygularını anımsatmıştır. Bununla birlikte, her iki ebeveynin de bedeninin bazı özelliklerini çekici olmadığını belirterek kendisini sık sık eleştirdiklerini de hatırlamıştır.

Rüya ayrıca ergenlik dönemine ait acı verici bir anının tersine çevrilmiş bir biçimini içermekteydi. Babası açıkça başka bir kadınla ilişki yaşamaktaydı. Bir gün hastanın annesi, hastaya sır verir gibi kendisinin hamile olabileceğini söyledi. Hasta buna öfkeyle karşılık verdi ve böyle bir ev ortamına yeni bir çocuk getirmenin yanlış olduğunu söyledi. Hasta bu yaşantıyı rüyasında yeniden kurgulamış; hamileliği kendisine atfetmiş ve kıskanç öfkenin taşıyıcısı olarak annesini konumlandırmıştır.

Analizin ileri bir aşamasında, heteroseksüel sevgi arzuları etkinliğini sürdürmekteydi. Hasta, kendisine karşı ilgisizliği açıkça ortada olan bir erkeğin peşini ısrarla bırakmıyordu. Çokça klinik veri, bu ilişkinin neredeyse umutsuz denebilecek yoğunluğunun, bir aktarımın yer değiştirmesi tarafından beslendiğini açıkça ortaya koyuyordu. İlginç bir rastlantı sonucu, hastanın bir meslektaşı —analistin eşiyle uzaktan bir tanışıklığı olan biri— analistin eşini hastaya tanıtmış ve ayrıca eşinin bir doktor muayenesi geçirdiği bilgisini vermişti. Bunun ardından hasta şu rüyayı gördü:

“Kendimi perişan hissediyordum. Başka bir kadın tüm ilgiyi alıyordu. Yere uzanmıştım ve bir doktor saçımın bir kısmını ‘kesip attı’. Çok üzgündüm ve ‘belli ki’ saçımın düzgün görünmesi için geri kalanını da kesmem gerekiyordu. Diğer kadın özeldi.”

Rüyadaki doktora ilişkin çağrışımı analisteydi; çünkü rüyadaki doktorun konumu analistin konumuyla özdeşti. Hasta ayrıca, gönlünü karşılıksız olarak gönlünü kaptırdığı o erkekle, analiste bundan söz etmek zorunda kalmayacağı zamanlarda iletişime geçtiğini bildirdi. Rüyadaki kadına duyduğu hasetten söz etti; bu kadın gerçek yaşamda “kusursuz” bir duruma sahipti. Ardından, “ilişkilerden vazgeçtiği” dönemlerde saçını fevri bir şekilde kestiğini açıkladı. Bu durum ona, erken dönem yaşamındaki “iyi anne” ile temas kurma yönündeki yoğun ihtiyacını hatırlattı. Bunun ardından, bir kadının kendisiyle birlikte yaşamaya başladığını gördüğü bir rüya gördü. Bu rüya tasvirinin, o dönemde iyi bir annelik varlığına duyduğu ihtiyacın temsili olduğu anlaşılmıştır.

Saçın kesilmesi temsili, hastanın zihinsel yaşamında, Rapunzel anlatısını neredeyse fotoğrafik bir sadakatle yeniden oluşturan anlarda ortaya çıkar. Hasta, bir erkeğin sevgisini ve hamileliği arzulamaktadır. Bu durum, onun annelik işlevi gören figürle olan ilişkisinde bir istikrarsızlık yaratmaktadır. Duyulan dehşet, terk edilme üzerinedir. (Rapunzel’den farklı olarak hasta, henüz anneyi yas tutarak kaybetme adımını atamamaktadır; bunun yerine anne işlevi gören figüre geri dönmektedir.) Aynı zamanda bedeninin çekiciliği konusunda kaygı duymaktadır. Son olarak, ikinci rüyanın bağlamında görüldüğü üzere, rakibe yönelik zarar konusunda endişelidir. Beden güzelliğine ilişkin kaygılar, annenin kaybı ve anne olarak yaşantılanan nesnenin durumu etrafındaki kaygılar bir arada mevcuttur, bunların etkinliği, hastanın erkeğin sevgisine yönelik arzularını yorumlayışının bir sonucudur. Rüyaları, bu dinamikleri temsil etmek için saçın kesilmesini seçer; bu seçimle, nesiller boyu süregelen hikâye anlatıcılarının izinden gider. 

Vaka 2: Hasta, yirmi dört yaşında, bekâr, kadın bir yazardır. Eşcinsel bir ilişkinin son bulmasının ardından yoğun kaygı, umutsuzluk, işe odaklanamama ve kaybedilen sevgiliye yönelik zihinsel uğraşların artması üzerine tedaviye başlamıştır. Başlangıçta, yas tutulmamış bir kayıptan kaynaklanan görece basit bir semptom nevrozu izlenimi veren tablo, tedavi ilerledikçe bu kadar yalın olmadığını göstermiştir. Beklendiği üzere acısının büyük bölümü hafiflemiş olmakla birlikte, kaybedilen yakın partnerine yönelik zihinsel uğraşı, obsesif olarak adlandırılabilecek derecede kalmaya devam etti. Bu meşguliyetin nedeni, kaybettiği sevgilisiyle ilgili düşünceleri yineleyici düşünce döngülerinin bir parçası halini aldıkça zamanla anlaşılır hâle geldi. Bu döngüler ve rüyaları, obsesyonun terapiste yönelik giderek derinleşen bir heteroseksüel sevgi bağlılığıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Aktarım bağlamında yoğunlaşan bu heteroseksüel arzular, hastada suçluluk, aşağılanma duygusu ve annesi tarafından terk edilme korkusu yaratmaktaydı. Aktarım içindeki sevgi arzuları şiddetlendiğinde, hasta kaybettiği eşcinsel sevgilisine ilişkin düşüncelere yöneliyor ya da onunla yeniden iletişim kurmaya girişiyordu. Bu davranışlar aracılığıyla terk edilmeyeceğine dair kendisini güvence altına almaya çalışmaktaydı.

Geçmişinin bir yönü, nevrozunun aldığı biçim açısından büyük önem taşıyordu. Kendini bildi bileli, annesinin büyük bir duygusal acı çektiğini hissetmişti. Bu duruma dair hissettiği suçluluk duygusu, acı çeken annesiyle özdeşimler kurmasına yol açıyordu. Ayrıca anneye karşı onarım gereksinimi de son derece güçlüydü. Bu durum hastanın derin bağlanma nesneleri seçimini şekillendirmiştir.  İstisnasız biçimde, belirgin duygusal acılar çeken, kendisinden yaşça büyük kadınlarla çok yakın ilişkiler kuruyor, bu kadınları teselli etmek için çabalıyor ve onlarla vakit geçirmek için büyük mesai harcıyordu. Durumu karmaşıklaştıran ise erkeklere yönelik derin ambivalansıydı. Bu ambivalans biraz da her erkeği annesinin yerini almaya çalışan bir gaspçı olarak algılamasından kaynaklanıyordu. 

Tedavinin bizim açımızdan özellikle önem taşıyan bir döneminde, hasta ebeveynleri arasındaki cinsel yaşama ilişkin çeşitli anıları hatırlamıştı. Duşta sıcak suyu kapatamadığı bir anda paniklediğine dair bir anıyı yeniden canlandırmıştı. Takip eden seanslarda, bir erkek çocukla erken dönem cinsel oyunlarını ve gebe kalmaya ilişkin merakını anımsamış, ayrıca bir erkeğin bir kadına yönelik şiddet içeren saldırısını konu alan bir rüya görmüştür. Bu rüya da onu, birincil sahneye tanıklık ettiğinde deneyimlediği duygulanımlara ilişkin anıları yeniden hatırlamaya götürmüştür. Bu anımsamalar; cinsel arzular, utanç, hayal kırıklığı ve düşmanlık içeren canlı bir aktarım ve çatışmalar dizisinin beklenen eşlikçileriydi. Bu duyguların doruk noktasına ulaştığı sırada hasta, aniden yeni bir eşcinsel ilişkiye başladı. İlişkiden bir gece önce ise şu rüyayı görmüştü: 

“Birlikte olduğum bir erkeği unuttum ve bir kadınla ‘cinsel ilişkiye girdim.’

Hasta, rüyadaki erkeğin kendisine dikkat çekici derecede yüksek doğurganlığından söz eden bir arkadaşı olduğunu belirtmiştir. Rüyadaki kadın ise ertesi gün ilişkiye girdiği kişidir.

Hasta, bu ilişkinin zamanlamasının daha önce gözlemlediğimiz örüntüyü yinelediğini fark etmiştir. Kadına yönelik bu tür dürtüler, aktarım içindeki cinsel arzuların yoğunlaştığı dönemlerde ortaya çıkmaktaydı. Bunun ardından gördüğü bir rüya, babasına sahip olma ve kıskanılan bir kadın rakibin çocuğunu öldürme arzusunu sahnelemiştir. Artık diğer kadınlara yönelik düşmanlığını ve onları kıskanılan rakipler olarak algıladığını inkâr edemez hâle gelmiştir. Bu farkındalığa, rahatlatıcı bir teselli bulmak amacıyla seansı terk edip arkadaşına gitmeye yönelik şiddetli bir dürtüyle karşılık vermiştir. Daha sonra, ilişkinin bir geleceği olmadığını ve bir noktada sona ereceğini düşünmeye başlamıştır. Bu ihtimalle mücadele ederken şu rüyayı görmüştür:

“Bir erkekle cinsel ilişkiye giriyordum. Üstteydim ve doldurulmuş hissediyordum. Ardından saçımı kestirmek için bir randevum vardı. Saçım kısa kesilecekti. Randevu yaklaştıkça kestirmek istemedim; çünkü yeniden uzaması çok uzun sürecekti. Sonunda yalnızca uçlarından aldırmaya karar verdim.”

Hastanın saça ilişkin çağrışımı, saçın uzun kullanıldığında daha kadınsı göründüğü yönündeydi. Bu onun için hassas bir noktaydı, zira bedenini çekici bulmama yönündeki acı verici değerlendirmesinden nadiren kurtulabiliyordu. Rüyadaki saçın yeniden uzamasının uzun süreceğini ilişkin kaygısının, kadından vazgeçmesi halinde uzun süre birlikte olabileceği kimse kalmayacağı korkusunu temsil ettiğini ileri sürdüm. Bunun tam da hissettiği şey olduğunu ve aslında bunu söz konusu kadına da söylediğini belirterek cevap verdi. Ardından kendisinin bana sahip olduğu ancak o kadının gidecek kimsesi olmadığını düşündüğünü söyledi. Bu düşünce onda pişmanlık uyandırdı. İki gece sonra şu rüyayı gördü: 

“Üç kişiyle birlikte ölüm cezasına çarptırılmıştım. Çok korkuyordum. Bir kadının uyluklarını ‘cinsel biçimde’ okşuyordum.”

Ölüm teması ona kaybedilen kişiyle bir daha asla görüşemeyecek ya da birlikte olamayacak geri kalanları düşündürdü. Bu ikinci rüyanın kalıntıları, çekici bulduğu bir erkekle konuşurken huzursuz hissetmesini içermekteydi. 

Hastanın deneyimleri, saç kesme düşüncesi ortaya çıktığında ilk hastanınkine benzer nitelikteydi. Hasta heteroseksüel arzular tarafından harekete geçiriliyor, bu arzular ise onun eşcinsel aşk nesnesinin yatıştırıcı varlığını kaybetme korkusunu tetikliyordu. Sevgilisi, anne anlamını taşıyordu. Aynı zamanda bedeninin çekiciliği konusunda da kaygılıydı. Kadını terk etme fikrine verdiği tepki, kadının zarar göreceğine dair bir inançtı; bu da ona pişmanlık sancıları getiriyordu. Anneyi kaybetme düşüncesi, annenin iyiliğine dair kaygı ve bedensel kusurluluk duyguları bir kez daha saçın kesilmesi imgesinde temsile kavuşmaktaydı.

Vaka 3 ve 4: Psikanalizlerinin sonlandırma evresinde olan başka iki kadın hastanın rüyaları, saç kesmenin kaybın temsili olarak nasıl işlev gördüğünü çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Hastalardan biri rüyasında birinin saçını kestiğini görür. Saçının daha kısa kesilmesini istemediğini söyler. Eğer daha kısa kestirmek isterse geri geleceğini ifade eder. İlk çağrışımı, muhtemelen analizi planlandığı gibi sonlandırmak istemeyebileceği düşüncesidir.

Diğer hasta ise rüyasında aynanın karşısında saçını taramaktadır. Saçının “alt kısımlarının” uçları beyazlamış, güneşte açılmıştır. Bu uçları kesmektedir. İlk çağrışımı, sonlandırma olasılığını kabullenmiş olduğudur. Taranmış saç, kuaföre gitmeden önce yaptığı hazırlıkları ve ne kadar kestireceğine dair verdiği kararları hatırlatır. Saçın rengi, çocukluğundaki sarı saçlarını çağrıştırır. Rüyadaki saç kesme eylemi, onun ifadesiyle, yapay olan bir şeyin ortadan kaldırılmasıdır. Bu da ona kalıcı bir sevgi bağını ancak analiz dışında bulabileceğini düşündürür. Analiz, “yaşamanın yerine geçemez.”

4

Kalan kanıtları sunmadan önce saç kesme sembolizmine ilişkin bazı noktaların netleştirilmesi gerekir. Öncelikle vurgulanmalıdır ki burada ele alınan konu saçın sembolizmi değil, saçın kesilmesinin sembolizmidir. Bu nedenle saçın güç ya da doğurganlık gibi iyi bilinen sembolik anlamları, ancak saç kesme eyleminin anlamıyla doğrudan ilişkili oldukları ölçüde dikkate alınmaktadır. Ayrıca klinik veriler sadece kadınların ruhsal yaşamlarından elde edilmiştir. Bunun nedeni, klinik pratiğimde saç kesme temasının neredeyse yalnızca kadın hastaların rüyalarında ve zihinsel meşguliyetlerinde ortaya çıkmış olmasıdır. 

Tek bir erkek hastadan elde edilen kanıt, saç kesmenin hadım edilme ve annenin kaybı sembolizmini şüphesiz desteklemektedir. Ancak bu adamın onarma yönündeki eşzamanlı aktif dürtülerinin varlığı, onarmanın sembolik temsili üzerine yapılan çıkarımları destekleyecek düzeyde kanıt sunmamaktaydı. Gözlemlediğim erkeklerin birkaçı önemli bağlarını sonlandırdıkları dönemlerde sakallarını kesmiş ya da saçlarını şekillendirmişlerdi; ancak bu eyleme ilişkin eden düşünsel içeriklere erişim sağlayamadım.

Son olarak belirtmek gerekir ki hastalar sembolleri bize bir sözlük maddesi çevirir gibi “tercüme etmezler.” Freud (1900, s. 353) bunu uzun zaman önce vurgulamıştır. Sembolik anlamların kanıtı; sembolize edildiği iddia edilen o kendine has düşünce konfigürasyonu her ortaya çıktığında, ilgili sembolün de yinelenen bir biçimde görüldüğünün ortaya konmasına dayanır. Bu hastalarda, saç kesme rüyalarının görüldüğü sırada, benim sembolize edildiğini öne sürdüğüm düşünce konfigürasyonu mevcuttu. Rüyaların analiz edildiği seanslarda bu anlamlarının hepsini açıkça ortaya koymadılar. Örneğin ilk iki hasta, saç kesimi sembolünü çekici olmayan beden ya da bedensel kusurluluk ile ilişkilendirmişlerdi. Ne var ki, endişelerinin bir penis eksikliğinden kaynaklandığını hemen ifade etme yoluna gitmediler. Bu nedenle, o tek seans içinde, saç kestirmenin kendileri için kastrasyon anlamına geldiğini 'ispatlamış' olmadılar. Mevcut veriler yalnızca bu anlamla tutarlılık göstermektedir; zira kadınlardaki bedensel kusurluluk hislerinin kökeni, yaygın olarak kastrasyon fantezilerine dayanmaktadır. Semboldeki onarma anlamını destekleyen kanıtların gücü de benzerdir. Her iki hasta da rakip bir kadına verdiklerini hayal ettikleri zararı onarma kaygısı içindeydiler. Öte yandan, annelik varlığının kaybı anlamını destekleyen kanıtlar, bu klinik verilerde oldukça doğrudan ve güçlüdür. Böylelikle şimdiye dek, saç kestirme sembolü için üç ayrı anlamla tutarlı olan klinik kanıtlara ulaşmış bulunuyoruz. Ancak bu anlamların ispatı, şimdi yöneleceğimiz ek kanıtları gerektirmektedir. 

5

Pek çok araştırmacı, saç kestirmenin sembolik bir anlamı, yani kastrasyon anlamı üzerinde fikir birliğine varmıştır. Freud (1913), Da Vinci çalışmasına düştüğü bir dipnotta buna dikkat çekmiştir. Berg’in özeti (1936) ise saçın sembolik olarak bir fallus değeri taşıdığına dair argümanı destekleyen klinik kanıtların izini sürmektedir.  Simmel (1925), saç ve penis arasındaki bu sembolik eşitliğe dair mükemmel bir kanıt sunar; bu çalışma, bir cerrahın oğlunun penisini kesme tehdidine karşılık çocuğun verdiği tepkiyi incelemektedir. Tehditten bir yıl sonra, artık üç buçuk yaşında olan çocuk, olayı penisini hedef alan bir tehdit olarak değil, cerrahın saçlarını keseceğine dair bir ima olarak hatırlamıştır. Monroe ve Abse (1963), trikotillomanisi olan bir hastayı inceledikleri çalışmalarında benzer bir düşünce yapılanmasına rastlamışlardır; hastanın saç yolma eylemi, annesi tarafından gerçekleştirilen fantezi düzeyindeki bir kastrasyonun sembolik tekrarı niteliğindeydi. Sperling (1954), saçın biseksüel sembolik anlamlara sahip olduğunu ve saç kestirmenin sembolik anlamlarından birinin kastrasyon olduğunu ileri sürmüştür. Bu durum, Sperling'in anoreksik bir kız hastasının kurduğu şu fanteziyle örneklendirilmiştir: Tüm bebeklerin penisi vardır ve bu penisler, tıpkı bebeklik saçları gibi (zamanı gelince) dökülmektedir. Sperling daha sonra (1968) trikotillomani, trikofaji (saç yeme) ve döngüsel kusma şikayetleri olan bir hastayı incelemiştir. Bu çalışmanın sunduğu zengin ayrıntılar arasında, hastanın saçı hem babanın hem de annenin penisiyle özdeşleştirdiğine dair veriler yer almaktadır. Bize öğreteceği daha çok şey olduğu için bu çalışmaya tekrar döneceğiz. Abraham (1924, s. 466) bir vakasında, rüyasında bir kadının vücudunun orta bölgesini seyreden bir erkek hastayı aktarır; hasta rüyasında, alışılagelen göbek deliği hizasında bir erkek cinsel organının filizlendiğini görmüştür. Organ şişmeye başlamış, hastayı korkutmuştur. Hastanın çağrışımları; Gorgon’un kafasının 'dehşet verici görüntüsüyle' karşılaştığında hissettiği duyguların, rüyadaki duygularıyla birebir örtüştüğüne işaret etmekteydi. Medusa’nın 'saçları' elbette yılanlardı. Abraham’ın hastasının gördüğü rüya ve yaptığı çağrışımlar, saç-penis özdeşliğini açıkça ortaya koymaktadır. Böylelikle, elimizde saçın fallus şeklinde sembolik bir anlam taşıdığına ve bu nedenle kesilmesinin kastrasyonu sembolize edebileceğine dair yeterli kanıt sunan pek çok çalışma bulunmaktadır.

Rapunzel çalışmamızın ortaya koyduğu üzere, saçın kesilmesine yüklenecek ikinci anlam, anne figüründen ayrışmadır. Bu anlamla ilgili klinik çalışmaların pek çoğu, trikotillomani hastaları üzerine yapılan incelemelerdir. Bunlar elbette, saç kaybının sembolik anlamının, kendine has bir semptom olan saç yolma eyleminin temelini oluşturduğu hastalardır. Greenberg ve Sarner (1965), söz konusu rahatsızlığı sergileyen on dokuz hastadan oluşan bir grup üzerinde yaptıkları çalışmada, semptomun kadınlarda çok daha baskın olduğunu görmüşlerdir. (Bu sonuç, saç kestirme temasının kadınların rüyalarında erkeklere göre daha sık ortaya çıktığı yönündeki tespitimi destekler niteliktedir.) Hastaların üçte ikisi ergenlik veya ergenlik öncesi dönemlerindeydi. Yapılan görüşmeler, hastaların yarısında semptomların başlamasından önceki bir yıl içinde, ciddi bir kayıp ya da kayıp tehdidi yaşandığını ortaya koymuştur. Yazarlar, bu hastaların anneleri arasındaki 'tekinsiz benzerlikten' etkilenmişlerdir ve bu anne-kız çiftlerinin çok büyük bir oranının, yoğun bir karşılıklı düşmanlığın yanı sıra ayrılma korkularını da barındıran, saç yolma odaklı bir 'simbiyoz' sergilediği kanısına varmışlardır. Vardıkları sonuç; saç yolma ve yeme belirtilerinin, arkaik fantezilerin güdümündeki anneye bağlılıktan ve dolayısıyla annenin kaybedilebileceği ihtimalinin yarattığı dehşete karşı bir teselli bulma arayışından doğduğudur. Greenberg ve Sarner (1965) tedavi edilen hastaların annelerinin, çocuklarının durumundaki iyileşmeyi kaygıyla karşıladıklarını ve hatta bazılarının çocuklarının saçlarını makasla bizzat kestiklerini saptamışlardır.

Yazarlar, kadın cinsel gelişimindeki bir ikileme dair anlayışlarını özetlerler; ergenlikle birlikte, genç kızın ev dışındaki dünyada geliştirmeye başladığı bağlar, anneden bir ayrılmayı da beraberinde getirmektedir. Anne, genellikle en önemli erken dönem temel bakım ve şefkat kaynağı olmuştur ve hâlâ bu anlamın bir kısmını üzerinde taşımaktadır. Eğer baba, kızın yaşamının erken dönemlerinde bir 'oral' sağlayıcı olarak, yani anne şefkati sunan bir varlık olarak yetersiz kalmışsa; kız çocuğu ileride heteroseksüel aşkta güçlük yaşayabilir ve 'fallik anneye' duyulan arkaik bir bağlılıkta fikse olup kalabilir. Benim bu formülasyondan anladığım, babanın da 'annelik yapabildiği' pre-ödipal deneyim, en erken gelişim döneminin hayal kırıklıklarını hafiflettiği ve anneye olan o dışlayıcı, ambivalan bağın ötesine geçerek gelişmeyi kolaylaştırdığıdır. Böylelikle kadın, bir erkekten gelişiminin pek çok farklı düzeyindeki ihtiyaçlarının karşılanmasını beklemeye de hazır hale gelmiş olur. Bu durum, heteroseksüel aşk seçimlerini mümkün kılar. Erken yaşamda hissedilen ihtiyaçların tolere edilebilir düzeyde engellenmesi 'annelik yapan bir varlık' ile özdeşim kurulmasını teşvik eder. Bu özdeşimler ödipal dönemin rekabetçi tutkuları tarafından bu tür endişeler tetiklendiğinde, kız çocuğunun anneyi kaybedeceği yönündeki kaygılarını hafifletir. Bu özdeşleşimler aynı zamanda, yaşamın ilerleyen dönemlerinde süregelen ödipal fantezileri barındıran aşk arzularının tetiklediği korkuları da hafifletir. (Özdeşim süreci ve bunun gelişimdeki rolüne dair ayrıntılı tartışmalar için bkz. Hendrick, 1936, 1942, 1943, 1951.) Böylelikle yazarlar, çocuğun annesiyle kurduğu pre-ödipal ilişkinin sonucunun, sonraki gelişimsel evreler açısından ne denli kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu çalışmadan bizim için özellikle anlamlı olan sonuç; anneden ayrılma kaygılarının zulmü altındaki hastaların, anne-çocuk bağının çeşitli yönlerini ifade etmek için bizzat saçı seçiyor olmalarıdır. Bu hastalar için saç, söz konusu bağın temsil edilmesini sağlayan sembolik bir araçtır. 

50 yılı aşkın bir süre önce Eder (1925), kadınların saçlarının kesilmesi konusunda büyük bir dehşet sergilemelerinin nadir görülen bir durum olmadığını belirtmiştir. Bir kadın, saç kestirme randevusundan önce gördüğü rüyada, küçük oğluyla birlikte bir su havuzunun içindedir. Dehşet içinde, oğlunun suyun altına kayıp gittiğini görür. Ona yardım edemez ve yardım çığlıkları yanıtsız kalır; korku içinde uyanır. Suya geri dönmeyi, anneye olan bağlılığa dair aktif endişelerin tanıdık bir rüya dışavurumu olarak kabul ederiz. Rüyada bir anne-çocuk ayrışması da mevcuttur; ancak bu rüyanın gizil içeriğinin yorumunu tamamlamak için bu kadın hakkında daha fazla veriye sahip değiliz. Görüyoruz ki; saçının kesilecek olması beklentisi, beraberinde yoğun bir anksiyete getirerek anne-çocuk bağının kadının zihindeki çok boyutlu temsillerini gün yüzüne çıkarmıştır.

Buxbaum (1960), trikotillomanisi olan iki genç hastayı incelemiş ve saçın 'anneyle olan ambivalan ilişkinin bir temsili' olduğu sonucuna varmıştır. Yazar aynı zamanda saçları yolup çekmenin; ümitsizlik ve yasın bir dışavurumu olduğunu hatırlatmıştır. Winnik ve Gabbay (1965) da benzer şekilde, gelişimlerinde ciddi bozukluklar olan iki saç yolma vakası sunmuşlardır. Bu hastalar, anneye olan erken dönem bağlanma düzeyindeki fiksasyonların getirdiği sounuçları taşımaktaydılar. Mannino ve Delgado (1969, s. 509), trikotillomani üzerine yapılan çalışmaları incelemiş ve bu rahatsızlıktan muzdarip hastaların çoğunun, 'erken çocukluk yıllarında oldukça belirgin ve uzun süreli bir engellenmişlik' emareleri sergilediğini saptamışlardır. Yazarlar, bu bozukluğun en güçlü kökeninin, çocuk ile onun 'ilk sevgi nesnesi' arasındaki şiddetli çatışmada yattığı sonucuna varmışlardır. Bu hastalardaki Ödipal çatışmaların, süregelen pre-genital (genital evre öncesi) güçlükleri barındırdığı görülmüştür. Delgado ve Mannino (1969), on bir trikotillomani hastasını kapsayan kendi çalışmalarında, bu bozukluğun erken dönem anne-çocuk ilişkisindeki aksaklıklarla ilişkili olduğunu saptamışlardır. llan ve Alexander (1965), bu semptomun bir nesne kaybına verilen 'arkaik' bir tepki olduğu konusunda hemfikirdirler. Barahal’ın (1940) saçın sembolik anlamını kanıtlamak için mitleri, ritüelleri ve gelenekleri incelediği derlemesi; saç kesmenin bir yas göstergesi olduğuna dair örnekler sunmaktadır. Sunduğu kısa vaka alıntıları, onu saç yolma ile depresif çökkünlük yaşantısı arasında belirgin bir ilişki olduğu sonucuna ulaştırmıştır. Sperling (1954), saçla ilgili endişelerin diyalik (ikili) düzeydeki kaygılar bağlamında ortaya çıktığını gözlemlemiştir. 1968 tarihli çalışmasında Sperling, bir kız çocuğunun sergilediği trikofajinin (saç yeme), çocuk tarafından annesinin yamyamca bir dürtüyle yenip bitirilmesi (cannibalization) olarak deneyimlendiğini belgeleyen kanıtlar toplamıştır ve çeşitli davranışlarda annenin yerini, saçın fetişist bir kullanımının aldığı sonucuna varmıştır. Bu hasta, ergenliğe eşlik eden değişimlerin yaşandığı sırada, annesine yönelik güçlü bir pregenital bağlılıkla mücadele etmekteydi. Dolayısıyla bu çalışma; saç ile yaşamın en erken dönemindeki anne figüründen —gerek annenin kendisinden gerekse anne değerini taşıyan diğerlerinden— ayrılmaya dair endişeler arasındaki derin ruhsal bağı onaylayan geniş bir klinik veri kümesiyle uyum içerisindedir.

Antropolojik veriler de saç kaybının, nesne kaybına dair endişelerle derin bir bağ içerisinde olduğunu göstermektedir.  Örneğin Menninger (1938), bazı toplumlarda saçın bir adak olarak sunulmasının yas tutanların bir uygulaması olduğunu kaydetmiştir. Barahal (1940) da benzer şekilde, yasa eşlik eden saç kesme örneklerine atıfta bulunur.

Yas sürecinde saç kesilmesi, nesne kaybıyla ilgili temsil ağları içinde saçın sahip olduğu özel konumu vurgulamaktadır. Yine de bu eylem, sadece yasa eşlik eden basit bir ritüelden daha fazlasını barındırıyor olabilir. Çünkü Rapunzel masalını yeniden incelediğimizde, saçlara artık annenin sahip olduğunu hatırlarız. Daha önce de ileri sürüldüğü üzere bu durum; saç kesilmesinin, öznenin bir şekilde zarar gördüğünü düşlediği anneye sunduğu bir iade-i itibar olduğu olasılığıyla tutarlıdır. Bu olasılık daha önce vakalar üzerinden incelenmişti; şimdi yeniden bazı antropolojik verilere yönelebiliriz. Bu noktada, ritüelistik bir eylemle kesilen saçın —en azından bazı vakalarda— oldukça spesifik bir sonradan kullanım amacına sahip olduğunu görüyoruz. Menninger (1938), Yunan gençlerinin yetişkinliğe eriştiklerinde saçlarını nehre sunduklarının kayıtlara geçtiğini aktarır. Bu uygulama, Rapunzel’in yaşadıklarıyla çarpıcı bir benzerlik göstermektedir; zira cinsel olgunlaşma, anne için saçtan feragat edilmesini beraberinde getirmiştir. Yunan genliği için anne, su ile sembolize edilmektedir. "Menninger ayrıca, Perulu kadınların kesilmiş saçlarını eşlerinin cenaze ateşine attıklarının kaydedildiğini belirtir; bu uygulama, eşin maruz kaldığı zararı onarmak karşılığında sunulan bir tazminat amaçlı kurban eylemiyle tutarlıdır. Freeman (1968), bir gök gürültüsü tanrısından dehşet derecesinde korkan bir topluluğun uygulamalarına dair antropolojik çalışmalardan elde edilen bulguları kaydetmiştir. Söz konusu tanrının intikamcı öfkesi olarak görülen fırtınalar koptuğunda, halk bu gazabı dindirmek için kendi bedenlerinde kesikler açabilmektedir. Dökülen kanın gökyüzünde meyveler oluşturduğuna ve bu meyvelerin tanrı tarafından emildiğine inanırlar. Bu tanrıya, yaşamın en erken dönemlerinde algılanan anneye özgü tipik özelliklerle örtüşen nitelikler atfedilir. Anneyi doyuracak olan şeyin teslim edilmesi, kurbanın anlamının yalnızca kendine zarar vermekle sınırlı kalmadığını; aynı zamanda tanrı-anneye bir şey verme düşüncesini de içerdiğini göstermektedir. Bu eylemin amaçlarından biri, annenin şefkatini yeniden tesis etmektir. Bizim çalışmamız için büyük önem taşıyan nokta; Freeman’ın saçın tıpkı kanın feda edilmesine benzer bir biçimde kurban edildiğini kaydetmiş olmasıdır. Dolayısıyla saç bir armağandır, bir onarımdır. Bu eylemin amacı o kadar spesifiktir ki, saç kurbanına eşlik eden yakarışta, saçın gök gürültüsü tanrısının cinsel organlarına tatbik edilmesi (sürülmesi) çağrısında bulunulur. Hatta bu ritüelin niyeti o kadar belirgindir ki, tören sırasında saçın gök gürültüsü tanrının genital bölgesine konulması istenir. Bu nedenle saç kesme, incinmiş bir nesneye sunulan tazminatı temsil edebilir. Melanie Klein (1935, 1940), onarım psikolojisini zengin bir biçimde aydınlatmıştır. Klein, tatminin, nesneye zarar vermek şeklinde yorumlanabildiği için suçluluk duygusu uyandırabildiğini saptamıştır. Hayal kırıklıkları da benzer şekilde nesnenin gördüğü zararın bir sonucu olarak yorumlanabilir; şöyle ki özne, nesnenin (annenin) bir şey vermemesini, verme gücünün yok edilmiş olmasına bağlar. Klein’ın 'depresif konum' olarak adlandırdığı kavramın özü tam olarak budur.  Bu yaklaşım, nedenselliği oldukça olgunlaşmamış ve özellikle egosantrik bir nedensellik değerlendirmesine dayanan bir yorumdur. Klein’a göre, söz konusu fantezilerin tetiklediği kaygı ve suçlulukla baş etmenin en yapıcı yolu 'onarma' eylemleridir. Bu eylemler, fantezide zarar verilmiş olan nesnenin bütünlüğünü ve iyicilliğini geri kazandırmayı amaçlayan birer 'verme' eylemidir. (Bu durum, Freud [1926] tarafından tanımlanan 'yapıp-bozma' tekniğine yakındır ancak onunla tamamen özdeş değildir.)

Gelişim, yeni istekleri ve doyumları getirir. Bu yeni deneyimlerin anneye yönelik düşmanca dürtüleri tamamladığı hissedildiğinde, onarımda bulunma arzuları doğabilir. Eğer anneye karşı işlenen suç onun kastrasyon olarak hissedilirse veya babanın anneden çalınması olarak algılanırsa —ya da her ikisiyse— zarar görmüş anneye bir 'phallus' restore edilerek onarımda bulunma arzusu ortaya çıkabilir. Anneye geri verilen bu phallus; ya annenin kastre edilmeden önce sahip olduğu hayal edilen phallus ya da aşk sahnesi sırasında anneye verilen babanın phallus’u olabilir.  Saçın hediye olarak sunulması, her ikisinin de mükemmel bir sembolik onarımıdır. 

Melanie Klein’ın (1932) gösterdiği üzere, kadının, annesinin üretkenliğini yok etmeye yönelik haset temelli dürtüler de bir kadın için oldukça zorlayıcı bir kaygı kaynağıdır. Bu nedenle saçın hediye edilmesi eyleminde, üretkenliği içeren spesifik onarım dürtülerinin bulunması beklenir ve nitekim, saçın tohumu ve üretken gücü taşıdığı hayal edilmiştir (Freeman, 1968). Dolayısıyla saçın sunulması, doğurganlığı geri kazandırır.  Freeman’ın bahsettiği, sundukları kurbanlar yoluyla tanrının iç dünyasına meyve ulaştırdıklarını hayal eden, o gök gürültüsü tanrısından korkan toplumu anımsayın. Brody (1954) de Rapunzel masalındaki saç kesme eylemine dair okumasında, saçın bir doğurganlık sembolü olduğunu vurgular. Bunu makul bulmak zordur, çünkü saçları kesildiği sırada Rapunzel hamiledir. Bu saldırının, genç kızın annesinin kendi doğurganlık kapasitesine yönelik saldırısından duyduğu korkuyu dramatize ettiğini iddia etmek daha makul olacaktır. Kız, annesinin doğurganlığına yönelik kendi haset dolu fantezilerine karşılık, 'kısasa kısas' niteliğinde bir intikam saldırısı bekliyor olabilir. Masalda bu korkunun üstesinden gelinir. Ayrıca Brody, saç kesilmesinin kızı bağımsızlaşmaya zorlaması nedeniyle ona 'istemeden de olsa' bir olgunluk dayatabileceğini ekler. Aslında, bir genç kızın annesini kaybetmeye dair karmaşık endişelerini bu denli mükemmel bir şekilde sembolize eden bir eylem, pek de 'istemsiz' sayılamaz. 

Özet

Saç kesme eyleminin bir sembol olduğunu kanıtlamak için çeşitli veriler sundum. Kullanılan kanıt kriteri, psikanalizdeki geleneksel yöntemdir: Bir düşüncenin, insan deneyimi ve davranışının farklı alanlarında sabit anlamlar taşıması. Bu sabit anlamlar; bir halk masalında, hastaların zihinsel yaşamlarında, diğer yazarların klinik çalışmalarında ve belirli diğer kültürlerin ritüellerinde gösterilmiştir. Saçın kesilmesi; annelik nesnesinden ayrılmayı, kastrasyonu ve onarımı sembolize etmektedir. 

Referanslar 

Abraham, K. (1924), A short study of the development of the libido viewed in light of mental disorders. In: Selected Papers. New York: Basic Books, 1953, pp. 418-501. 

Barahal, H. (1940), The psychopathology of hair-plucking (trichotillomania). Psychoanal. Rec., 3:291-310. 

Berg, C. (1936), The unconscious significance of hair. Internal. J. Psycho-Anal., 17~73-88. 

Brody, M. (1954), A psychoanalytical interpretation of Rapunzel: The symbolic significance of twins. Sarniksa, 8:20-25. 

Buxbaum, E. (1960), Hair pulling and fetishism. The Psyhoanalptic Study o/ the Child, 15243-260. New York: International Universities Press. 

Delgado, R. & Mannino, F. (1969), Some observations on trichotillomania in children. J.Amer. Acad. Child Psychiat., 8:229-246. 

Eder, M (1925), A note on “shingling.” Internal. J. Psycho-Anal., 6:325-326. 

Freeman, D. (1968), Thunder, blood, and nicknaming of God’s creatures. Psychoanal. Quart., 37:355-399.

Freud, S. (1900), The interpretation of dreams. Standard Edition, 4 & 5. Leonardo da Vinci and a memory of his childhood. Standard Edition, 11:57-137. 

Freud, S. (1926), Inhibitions, symptoms and anxiety. Standard Edition, 20:75-175. 

Greenberg, H. & Sarner, C. (1965), Trichotillomania. Symptom and syndrome. Arch, Cen. Psychiat., 12:482-489. 

Grimm, J. & Grimm, W. Rapunzel. In: The Complete Grimm’s Fairy Tales. New York: Pantheon Books, pp. 73-77. 

Hendrick, I. (1936), Ego development and certain character problems. Psychoanal. Quart., 5:320-346. 

Hendrick, I (1942), Instinct and ego during infancy. Psychoanal. Quart., 11:33-58.

Hendrick, I (1943), Work and the pleasure principle. Psychoanal. Quart., 12:311-329

Hendrick, I (195l), Early development of the ego: Identification in infancy. Psychoanal. Quart., 20:44-61.

Ilan, E. & Alexander, E. (1965), Eyelash and eyebrow pulling (trichotillomania). Treatment of two adolescent girls. Israel Annals Psychiat. And Related Disciplines, 3:267-281. 

Jones, E. (1916), The theory of symbolism. In: Papers on Psjchoanalysis. Boston: Beacon Press, 1961, pp. 87-144. 

Klein, M (1932), The effects of early anxiety-situations on the sexual develop- ment of the girl. In: ‘The Psychoanalysis of Children. New York: Delacorte Press/Seymour Lawrence, 1975, pp. 194-239. 

Klein, M. (l935), A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. In: Contributions Psycho-Analysis, 1921-1935. London: Hogarth Press, 1948, pp. 286-310. 

Klein, M. (1940), Mourning and its relation to manic-depressive states. In: Contrbulions to Psycho-Analysis 1921-1953. London: Hogarth Press, 1948, pp. 31 1-338.

Mannino, F. & Delgado, R. (1969), Trichotillomania in children: A review. dtner.’]. Psyhiat., 76:505-511.

Menninger, K. (1938), Man Againsf Himself. New York: Harcourt, Brace & World. 

Monroe, J. & Abse, D.W. (1963), The psychopathology of trichotillomania and trichophagy. Psychiat., 2695-103.

Simmel, E. (1925), A screen memory in statu nascendi. Internal. 3.Psycho-Anal., 6~454-457. 

Sperling, M. (1954), The use of hair as a bisexual symbol. Psyhoanal. Rev., 41 ~363-365.

Sperling, M. (l968), Trichotillomania, trichophagy and cyclic vomiting. A contribution to the psychopathology of female sexuality. Internal. J. Psycho-Anal., 49:682-690. 

Winnik, H. & Gabbay, F. (1965), On trichotillomania: Two case histories. A study in minor autoaggressions.” Israel Annals Psychiat. and Related Disciplines, 3: 131- 147. 

 

Delfi Blog'a Geri Dön