Melanie Klein ve Nesne İlişkileri Kuramı
Melanie Klein, "nesne ilişkileri" okulunun kurucusu, çocuklarla çalışan ilk analistlerden biridir. Kayıplarla dolu bir yaşamı olan Melanie Klein, Viyana'da doğmuş, tıp eğitimi almak istemesine rağmen erken yaşta evlenerek çocuk sahibi olmuş ancak Ferenczi ile Abraham'ın yönlendirmesiyle psikanaliz dünyasına girmiştir. Kuramının temelinde, çocukların oyuncaklarla kurduğu oyun dünyasını, yetişkinlerin divandaki serbest çağrışımının bir eşdeğeri olarak görmesi yatar. Bu sayede çocukların iç dünyasını, aktarım süreçlerini derinlemesine analiz edebileceğini öne sürmüş ancak bu yaklaşımı, Anna Freud ile İngiliz psikanaliz okulunu derinden sarsan büyük bir kuramsal çatışmaya girmesine neden olmuştur.
Freud'un, dürtülerin başlangıçta hedefsiz olduğu yönündeki fikrine karşı çıkarak; insanın daha doğuştan itibaren fantezi dünyasında var olan içsel nesnelere yöneldiğini savunur. Zihin içselleştirilmiş iyi ve kötü ebeveyn figürlerinin, fantezilerin ve dürtülerin durmaksızın etkileşim halinde olduğu kaotik bir sahnedir. Çocuğun iç dünyasındaki bu erken yoğunluk nedeniyle Klein, Freud'un aksine Oedipus kompleksinin ve katı bir süperegonun gelişimini ta yaşamın ilk yılına, oral döneme kadar geri çeker. Zihnin bu sürekli dalgalanan, kaygıların ve savunmaların birbiriyle mücadele ettiği yapısı nedeniyle Klein, gelişimi “evrelerle” değil; yaşam boyu gidip gelinebilen "konumlar" ile açıklar.
Yaşamın ilk 3-4 ayını kapsayan bu dönemde, bebeğin henüz bütünleşmemiş olan zayıf benliği, ölüm dürtüsünün yarattığı içeriden gelen yok olma korkusuyla başa çıkmaya çalışır. Bebek bu yıkıcılığı dışarı yansıtarak dış dünyayı tehditkar algılar ve zulmedilme kaygısı yaşar. Kendini ve iyi nesneyi korumak için dünyayı "iyi meme" ve "kötü meme" olarak keskin hatlarla böler. Gelişimin ilerleyen aylarında bebek nesneyi bütünleştirmeyi başarabildiğini varsayarsak artık nefret ettiği, saldırdığı "kötü anne" ile sevdiği "iyi anne" aynı kişidir.
Kötülük ve saldırganlığın sadece dışarıda değil, kendi içinde de olduğunu fark eden bebekte, zulmedilme kaygısının yerini sevilen nesneye zarar vermiş olma düşüncesinden doğan depresif kaygı, suçluluk ve pişmanlık alır. Eğer bebeğin içindeki yaşam dürtüsü, sevgi ve memeden aldığı doyuma yönelik şükran duygusu nefretinden daha güçlüyse, suçluluğunu kabul eder ve sevgiyle zarar verdiği nesneyi onarma sürecine girer. Ancak yıkıcılık ve haset çok baskınsa, onarım zorlaşır.
Siyah ve beyazın birbirine karıştığı o gri alanı tolere edemeyen kişi, sevginin nefret tarafından yutulacağı korkusuyla yeniden bölme süreçlerine geriler, paranoid-şizoid konuma regrese olur veya acıyı ve suçluluğu tamamen inkar ettiği savunmalara kaçar. Klein'ın kuramında önemli bir yer tutan yansıtmalı özdeşleşimde kişi, kendi içinde kabul etmekte zorlandığı duygu ve dürtüleri karşısındaki kişiye yansıtır; ardından o kişinin gerçekten bu özelliklere sahipmiş gibi davranmasını bekler ve onunla bu varsayım üzerinden ilişki kurar. Böylece içsel çatışmalar dış dünyada yaşanıyormuş gibi deneyimlenir.
Klein'ın klasik psikanalizden ayrılarak nevrozların ötesinde psikozlarla çalışılabileceğini öne sürmesinin sırrı da buradadır. Erken dönemdeki bu bölme ve yansıtmalı özdeşleşim mekanizmalarındaki şiddetli aksaklıklar, iyi nesnenin zihne güvenle yerleştirilememesi, ileride ortaya çıkacak psikotik bozuklukların temelini oluşturur.
KAYNAKÇA:
Klein, M. (2011). Haset ve şükran (O. Koçak & Y. Erten, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 1957 yılında yayımlanmıştır).