Kelimelerin Arkeolojisi
Bu yazımda, kelimelerin taşıdığı derin anlam katmanlarını birer birer açarak; deneyimlediğimizi sandığımız birtakım duygudurumların aslında neye tekabül ettiğine değinmeyi amaçlamaktayım. Bir duyguyu tanımadan yaşamakla, onu doğru tanımlayarak taşımak arasında niteliksel bir fark olduğu hepimizce bilinir haldedir. Öyleyse bu yazı duyguları çoğaltmayı değil, aksine onları adlarına ve anlamlarına iade etmeye çalışan bir deneme şeklindedir.
Bu konuyu ele almadaki ana motivasyonum, Barış Bıçakçı’nın Mart 2012 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan “Veciz Sözler” adlı kitabıdır. Kitap, Veciz Sözler adlı bir radyo programında günlük dilde sürekli kullandığımız kelimelerin bazı insanlar için ne anlama geldiğini tartışmaktadır. Hikayemizin ana kahramanı Sulhi Saygılı, o hafta programda seçilen sözcük ne ise diğer dinleyenler gibi bu sözcüğün kendisine çağrıştırdıkları hakkında hissettiklerini paylaşmaktadır. Sözgelimi sözcüğümüz “arkadaşlık” mı? Erzurum’da okuyan bir üniversite öğrencisi, “Çölde seraptır arkadaşlık” diyor, biraz utangaç. Rize’den bir posta görevlisi “Arkadaşlık olmasa derdin içinde kalır, dünyan zindan olur,” diyor. Sulhi çıkıp “arkadaşlığın tabancasında daima tek bir kurşun vardır” diyor ve çok dokunuyor bu cümle bana.
İnsan topluluklarının dili, yalnızca iletişim aracı değil; yaşanılan coğrafyanın, gündelik pratiğin ve toplumun ortak psikolojisinin de bir kaydıdır. Türkiye topraklarında yüzyıllar boyunca yaşamış halklara bakıldığında, dilin neyi önemsediğiyle hayatın neyin etrafında kurulduğu arasındaki bağ açıkça görülür. Denize yakın yaşayan Rum topluluklarında her bir balığın ayrı bir adla anılması tesadüf değildir; zira o topluluklarda hayat, rüzgârın şiddeti ile, akıntının yönüyle ve suyun içindeki canlılarla birlikte düşünülmüştür. Aynı şekilde engebeli coğrafyalarda yaşayan Hemşinlilerin ya da Laz’ların, dağlara, yamaçlara ve geçitlere dair çok sayıda ayırt edici kelime üretmiş olması; mekânla kurulan yoğun ilişkinin dildeki izidir.
Bu noktada Türkçeye baktığımızda ise, güçlü bir anlatı dili olmasına rağmen, duyguları nitelendirme konusunda yaşanılan coğrafyanın ve tarihsel kırılmaların izini yeterince taşıyamadığı görülür. Türkçede duyguları ifade eden kelimeler az değildir; ancak bu kelimeler çoğu zaman geniş, muğlak ve üst üste binmiş anlamlar taşır. Bu da bireyin kendi iç dünyasında yaşadığı hâli tam olarak adlandıramamasına neden olur. Kaygı korkuyla, sevgi alışkanlıkla, huzur sessizlikle yer değiştirir. Sonuçta insan, yaşadığı şeyi değil; duygusunu tam olarak ifade edemese de dilin sınırları çerçevesinde kendisine en yakın gelen kelimeyi seçerek konuşur. Duyguları tanıyamamanın yarattığı ağırlık, psikolojide uzun süredir tartışılan bir meseledir.
Beck'in Bilişsel Davranışçı Terapi kuramına göre bireyin yaşadığı sıkıntı çoğu zaman olayların kendisinden değil, bu olaylara yüklediği anlamlardan kaynaklanır. Bu çerçevede, bireyin duygusal tepkileri de söz konusu bilişsel değerlendirmelerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Aksi hal, yanlış adlandırılan her duyguyu, bilişsel çarpıtmaların zeminini genişletmeye mecbur bırakmaktadır.
Öte yandan Carl Rogers, psikolojik sıkıntının kaynağını benlik ile yaşantı arasındaki ilişkide arar. Benlik algısı, yalnızca kim olduğumuzu değil; kim olmamız gerektiğini de içerir. Rogers’ın “ideal benlik” adını verdiği yapı tam da burada ortaya çıkar. İdeal benlik, kişinin kendisiyle ilgili taşıdığı beklentiler bütünüdür. Bu beklentiler çoğu zaman bireyin kendi deneyimlerinden değil; dilin, kültürün ve ilişkilerin sunduğu sıfatlardan beslenir.
“Mutlu”, “güçlü”, “dengeli”, “olgun”, “huzurlu” gibi nitelendirmeler masum tanımlar olmaktan çok, belirli bir süreklilik ve tutarlılık talep ederler. Kelimeler burada belirleyici bir rol oynar. Çünkü ideal benlik, kendini en çok dil aracılığıyla kurar. Kelimeler yalnızca duyguları adlandırmaz; aynı zamanda o duyguların nasıl, ne kadar ve ne süreyle yaşanması gerektiğini de ima eder.
Tüm bu hususlara istinaden dilimizdeki birtakım kelimelerin kökenine inerek; bu kelimeler aracılığıyla ortaya çıkan insan ilişkilerini tanılandırmaya çalışacağız.
Arkadaş ve Dost:
"Arkadaş" kelimesi, Türkçe "arka" (sırt, geri, art) köküne, birliktelik ve ortaklık bildiren "+daş" ekinin getirilmesiyle türetilmiştir. Bu çerçevede kelimenin kökensel anlamı: “Arkanı kollayan, arkanda duran kişi” halini almaktadır.
“Dost” kelimesi ise, Avestaca "zaoša" (zevk, haz, sevgi) kökünden gelir. Sanskritçe "juş-" (tat almak, hoşlanmak) fiiliyle akrabadır. Günümüz anlamı ile Farsçada, “Gönül bağı kurulan”, “Yakın, yoldaş” anlamlarını ifade eder.
Bu bağlamda, “arkadaş” ve “dost” kavramlarının niteliği gözler önüne serilmektedir. Hayatımızda olan insanların arkadaşımız mı yoksa dostumuz mu olduğunu, evvelinde hiç arkadaşımız ya da dostumuz olmuş mu sorularını sorduğumuzda yukarıdaki tanılandırmalar, cevabı bulmamızda bizlere yol göstermektedir. Buna göre, arkadaş mekânsal ve durumsal bir birlikteliği, dost ise varoluşsal ortaklığı ve kader birlikteliğini temsil eder. Öyleyse arkadaşın daha dünyevi olduğu da yadsınamaz bir durumdur.
Aşk:
Arapça "ʿaşḳ" kökünden gelen kelime, "ʿaşaḳa" (sarmaşık) sözcüğüyle kökteştir. Sarmaşık, sarıldığı ağacı sıkıca kuşatan, onun besinini ve suyunu emen, zamanla ağacı kurutan ama aynı zamanda ona tutunarak ışığa yükselen bir bitkidir. Tasavvufta bu "kurutma" özelliği, nefsin öldürülmesi ve ilahi olana yükseliş olarak yüceltilse de, beşerî ilişkilerde patolojik bir tablo çizdiği hepimizin malumudur.
Aşkın etimolojisindeki bu ‘sarmaşık’ metaforu, modern psikopatolojide tanımlanan bağımlı ilişki örüntüleriyle belirli açılardan benzerlik göstermektedir. Âşık olan kişi (sarmaşık), maşukuna (ağaç) tutunmadan yaşayamayacağına inanır. Bu, özerkliğin kaybı ve benliğin "öteki" içinde erimesidir.
Sevda:
Arapça "sawdā" (sਟyah, kara) kelimesinden gelir. "Esved" (sਟyah) kelimesiyle aynı köktendir. Antik Yunan tıbbında ve İslam tıbbında Dört Humoral Patoloji teorisi mevcuttur. Buna göre insan bedeninde kan, balgam, sarı safra ve kara safra (sevda) bulunur. Kara safranın artması; depresyona, saplantılı düşüncelere, halüsinasyonlara ve içe kapanmaya yol açar. "Sevda", tıbbi bir terim olarak "Melankoli"nin (Yunanca melas: kara, kholé: safra) tam karşılığıdır.
Kişi duygusunu "sevda" olarak etiketlediğinde, bilinçdışı olarak acı çekmeyi, karamsarlığı ve melankoliyi bu duygunun "doğal ve olması gereken" bir parçası olarak kabul eder. Mutlu bir sevda, etimolojik olarak imkansızdır; zira sevda doğası gereği karadır.
Sevgi:
Türkçe "sev-" fiilinin kökeni hakkında çeşitli görüşler olmakla birlikte, bazı etimologlar ve kaynaklar*(Nişanyan Sözlük, Ak Sözlük) bu kelimenin Sanskritçe "sev-" (hizmet etmek, özen göstermek, tapınmak) köküyle bağlantılı olabileceğini öne sürer. Buradan türeyen hali, istemenin ve yönelmenin eyleme dönüşmüş biçimi olarak tanılandırılabilir. Öte yandan Erich Fromm’un "Sevme Sanatı"nda belirttiği gibi, sevgi bir eylemdir,bir duyguya kapılıp gitmeyi ifade etmez. "Aşk" ve "Sevda" pasif durumlardır; başa gelir. Oysa "Sevgi", etimolojik köküne sadık kalındığında aktif bir eylemselliği beraberinde getirmektedir.
Sabır:
Arapça "ṣabr" kelimesi, "bağlamak, hapsetmek, alıkoymak" anlamlarına gelir. Ancak aynı zamanda "sarı sabır" denilen, tadı çok acı olan bir tür aloe vera bitkisinin de adıdır. Sabretmek, metaforik olarak bu acı bitkiyi yüzünü ekşitmeden yemek, acıya direnç gösterme halidir. Öte yandan tutmak, bağlamak gibi anlamları ihtiva etmesi, aslında öylece beklemek manasına sahip olmadığını göstermektedir. Sabır bir nevi dağılmamayı da beraberinde getirmektedir.
Hasret:
Arapça "ḥasra" (pişmanlık, üzüntü, açığa çıkma, soyunma, tükenme) kökenlidir. Bir şeyin yokluğundan ötürü duyulan yakıcı acı, elindekini kaybetmenin verdiği boğuk histir. "Hasar" ve "hüsran" kelimeleriyle aynı kökten gelir.
Aslında hasret, bu anlam ile geri getirilemeyecek olana duyulan yas sürecini anlatmaktadır.
Özlem:
Türkçe "Öz" (kendi, benlik, iç, ruh) kökünden, "+le-" yapım ekiyle türetilmiştir. "Özlemek", kelime anlamıyla "kendine dönmek", "kendi özünü aramak" veya "bir şeyi kendine ait (öz) kılmak” istemektir.
Kelimenin bu köküne baktığımızda insanın sevdiğini özlediğinde, aslında "öz"ünün bir parçasını, aynadaki yansımanı aradığını görmekteyiz. Özlemek geleceğe dönük bir umudu da ihtiva etmektedir ki kavuşulduğunda öz tamamlanmış olsun.
Sonuç olarak, zikredilen bu örnek kelimeler neticesinde bir duygunun ağırlığını belirleyen şeyin çoğu zaman onun şiddeti değil, ona yüklediğimiz anlamın genişliği olduğunu belirtmiş olduk. Dilin duygulara yalnızca bir ad vermediğini; aynı zamanda o duyguların nasıl yaşanması gerektiğine dair bir çerçeve de kurduğunu gözlemlemiş olduk.
Bazen hissettiğimiz bir kayıp, yalnızca bir kişinin yokluğunu değil; o kişiyle birlikte zihnimizde yer eden birtakım sıfatların da sessizce geri çekilmesini beraberinde getirmektedir. Bir süre sonra anlaşılan şey, kaybedilenin yalnızca bir isim olmadığıdır. O isimle birlikte kullanılan nitelendirmeler, çağrışımlar ve alışılmış hitaplar da yavaş yavaş anlamlarını kaybetmektedir. Geriye yalnızca kelimenin boşluğunu anlamlandırmaya çalışan bir zihin kalmaktadır. Belki de böyle anlarda asıl ağır gelen şey yokluğun kendisi değil, kelimenin taşıdığı anlamın büyüklüğüdür.
KAYNAKÇA:
Aksoy, B. (2022). Kelimelerin dünyasında gezintiler: Etimoloji ışığında. İletişim Yayınları. Bıçakçı, B. (2022). Veciz sözler (11. bs.). İletişim Yayınları.
Eriş, M. Ü. (2023). Babil kulesi kitabı: Kelime ve kavramların dilden dile yolculukları. Kafka Kitap.
Katırcı, M. E. (2020). Kelime köken: Kelimeler, hikayeler, efsaneler. Bilge Kültür Sanat. Şirin, H. (2019). Sözcük hikâyeleri: Sözlerde saklı kültür. Bilge Kültür Sanat. https://www.doktorumonline.net/bilissel-carpitmalar
https://www.etimolojiturkce.com/
https://www.nisanyansozluk.com/
https://aksozluk.org/