Del Toro’nun Frankenstein’ı: Ölüm, Yaratım ve Yalnızlık Üzerine Bir Okuma
Frankenstein, yönetmenliği ve senaristliği ‘oscar’ ödüllü Guillermo Del Toro tarafından gerçekleştirilen, başrollerinde Oscar Isaac, Jacob Elordi ve Mia Goth'ın yer aldığı 2025 çıkışlı Amerikan yapımı bilim kurgu - korku ve dram türündeki sinema filmidir. Film, Mary Shelley’nin aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Hikâye, genç bilim insanı Victor Frankenstein’ın, ölü beden parçalarını bir araya getirip elektrikle can verdiği bir varlık yaratmasıyla başlar. Victor, ortaya çıkan bilinçli ve duygusal varlığı görünüşünden dolayı reddeder. Yaratık, dışlanma ve yalnızlık nedeniyle giderek öfkeye yönelir; önce insanlardan kabul görmeyi dener, reddedilince intikam duygusu gelişir.
İşte zikredilen bu hikâye, sinemada kendine geniş bir yer bulmuş; farklı dönemlerde, farklı yönetmenler ve hikâye anlatıcıları tarafından tekrar tekrar uyarlanmıştır. Bu uyarlamaların sonuncusu da okumaya konu edilen Del Toro’nun Frankenstein’ı.
Del Toro’nun uyarlaması, ölümden yaşam yaratma takıntısını merkeze alan Dr. Frankenstein’ı ve onun canavarını ele almaktadır. Bu süreçte otorite figürüne, dogmatizme, fatalizme ve yalnızlığa da değinen yönetmen, filmi bir kompozisyon edası ile işlemektedir. Film, otoriter bir babanın kendi aile adını taşıdığı oğluna hekimlik dersi vermesi ile başlamaktadır. Yılın çoğunluğunda evde bulunmayan ve başarılı bir hekim olan baba, evde bulunduğu süre zarfında da otoritesini hamile eşine ve küçük çocuğuna karşı uygulamaktadır. Bir gün annenin doğum sancıları başladığında apar topar babasına seslenen Victor, annesinin kanamasını gördüğünde hayli endişelenmiş; babasına onu kurtarması için yalvarmıştır. Baba, elinden geleni yaptığını söylemişse de anneyi kurtaramamış ancak karnındaki çocuğu kurtarmıştır. İşte hikâye, annesinin bu ölümünü kendine milat kabul eden çocuk Victor’un ölüme karşı meydan okuma serüveni ile başlamaktadır. Zira babasından hesap soran ve hekimliğine karşı çıkan çocuk Victor, ölüme çare bulunamayacağı yanıtı ile yaşam gayesini belirlemiş olur. Bir gün öyle bir hekim olacaktır ki, ölüme bile meydan okuyacaktır.
Geçen sürede, baba ile kardeşin ilişkisine hasetlenen Victor, Adler’in doğum sırası teorisine uygun bir gelişim göstermektedir. Bilindiği üzere Alfred Adler tarafından ortaya atılan doğum sırası kuramı, ilk, orta ya da son çocuk olmanın kişilik gelişimi üzerinde etkisi olduğunu belirtmektedir. Bu haliyle ilk çocuk (first born) olan Victor, kardeşinin doğumu ile bakım verenin ilgisini kaybetmiştir. Kendisinde uygulanan otorite ve mükemmel olma ideası ikinci çocukta uygulanmamıştır. Bu hal ile, kıskançlık; rekabet ve sorumluluk algısı gibi hususlarda artış yaşayan Victor, kendini yalnızca hekimliğe ve ölüm sonrası yaşama adamıştır.
Kompozisyonun gelişiminde artık Doktor unvanına sahip olan Victor, ilk başarısını farklı kadavralardan bir araya getirdiği küçük bir birleşime vermiş olduğu “yaşam” ile gerçekleştirmiştir. Bu durumu dönemin tıp fakültesi öğrencileri ve akademisyenleri ile paylaşan Victor, sosyal bir linçe maruz kalmış; bu durumun gerçekliğine kimseyi inandıramamıştır. Her şeyin göz önünde olmasına rağmen insanların bu durumu kabul etmemesi, dogmatik inançlarına bu kadar sahip çıkması ve Victor’u aşağılaması birçok psikolojik ve sosyolojik kuram ile açıklanabilir haldedir. Her şeyden önce yeni bir bilginin veya farklı bir inancın, halihazırdaki inanç ile çelişmesinin yaratacağı rahatsızlık hissi herkesçe bilinmektedir.
Yine Festinger’e göre, dogmatik inançlar zihinsel tutarlılığı korumak için bir psikolojik kalkan görevi görmektedir. Yeniliğe karşı direnç, kontrol ve güvenlik ihtiyacının bir yansımasıdır. Sosyolojik bağlamda da bir toplumsal ya da dini gruba ait olup normlarına uyma; toplumsal uyumu arttırmaktadır. Durkheim’e göre farklı düşünce/ler bu gruba kabul riskini arttırmaktadır. Haliyle ait olma ve ait hissetme çoğu zaman, dogmatik ve sorgulanmamış düşüncenin kabulü ile yeni ve farklı olana karşı çıkmakla gerçekleşebilir. Bu sebeple, din kavramı üzerinden Dr. Victor’un bu başarısına ket vurularak apar topar kurumu terk etmesi istenmektedir.
Kurum içerisindeki zengin bir silah tüccarı tarafından da izlenen bu gösteri, tacirin ilgisini hayli çekmiş, Victor’a ulaşarak bütün sermayesini kendisine hibe edebileceğini; verdiği bu yaşamın süresini uzatması için ona destek olacağını belirtmiştir. Zira kendisinin ölümcül hastalığı hasebiyle yeniden doğuşu bir fırsat olarak görmektedir. Bu gelişmenin neticesinde, farklı kadavralardan bir araya getirdiği oluşumu, yağmurlu bir günün akşamında yıldırımın elektrik enerjisi ile sonsuz hale getiren Dr. Victor, yıllardır hayalini kurduğu ölüme meydan okuyabilmeyi nihayet gerçekleştirebilmiştir.
Mükemmel bir fiziksel güce sahip, ölümsüz ve tabiri caiz ise yarım bir akla sahip olan bu canavar; tüm bu özelliklerinin yanında bir de duygulara sahiptir. Öğrendiği İlk ve her olay/durum için kullandığı kelime olan Victor, onun için yaşam demekti. Geçen sürede canavarın zekâ kavramına ilişkin herhangi bir belirti göstermemesi, farklı bir kelimeyi zikredememesi Dr. Frankenstein’in canına tak etmiş; ona farklı bir kelime söylemesini aksi takdirde onu yok edeceğini iletmiştir. Yaratık, bu durumda dahi herhangi bir farklı kelime söylememiş, “Victor” ibaresini yinelemiştir. Bunun neticesinde, canavarın bulunduğu yeri tamamen ateşe veren Doktor, oradan yarattığını almadan ayrılmıştır.
Kendi imkân ve çabaları ile yanan evden kurtulan yaratık, ormanda başıboş geçen belirli bir sürenin akabinde üşümesi nedeniyle fakir bir ailenin bodrumunda saklanmıştır. Ailenin kendi arasındaki ilişkisini hayli beğenen yaratık, ilk kez bir yere ya da birine ait olma ihtiyacı hissetmiştir. Bu sebeple aileye fayda sağlamak istemiş; geceleri onlara ağır gelen işlerde “Orman Cini” edası ile yardımcı olmuştur. Ailenin neredeyse tüm fertlerinin erzak toplama ihtiyacı nedeniyle evden ayrıldığı bir dönemde, evin en yaşlı ve görme engeli bulunan ferdi ile bir dostluk ilişkisi kurmaya başlamıştır. -Burada Jacob Elordi’nin performansını övmekte fayda vardır.- Ne oyunculuk ama? – Görme engelli arkadaşına kitaplar okuyarak yeni bilgiler de edinen Yaratık, bir gün geçmişini ve gayesini aramak için yaratıldığı eve gittiğinde neyden ve ne için yaratıldığını öğrenmiştir. Arkadaşının evine geri geldiğinde, kurtların ona ve hayvanlarına saldırdığını görünce deliye dönen yaratık, kurtları parçalamaya ve arkadaşını kurtarmaya çalışmıştır. Burada yaratılışın doğasına da değinen Yaratık, “...Belki de kurt koyundan nefret etmiyordu, Avcı da kurttan nefret etmiyordu... Sadece doğaları, onları düşman yapmıştı...” şeklinde bir ifade geçirmektedir. Peki neydi bu “doğaları gereği” ifadesi? Sadece yaratılışın gereği olarak birtakım tavırlara re’sen sahip olabilir miyiz? İnsanlık tarihine dağılmış düşünsel ortaklık olan fatalizme göre evet.
Fatalizm, insan davranışlarının, seçimlerinin ve olayların önceden belirlenmiş olduğuna; bireyin bu akış üzerinde gerçek bir kontrolünün bulunmadığına yönelik bir görüştür. İnsan toplum ya da canlı davranışları, tanrının ya da başkaca ilahi bir gücün yazdığı senaryonun zorunlu adımlarını atar.
Tilki, tavşanı seçtiği için değil ekolojik nişi öyle olduğu için avlar. Filmde değinilen “doğası gereği düşmanlık” ibaresine karşı fatalist bir perspektiften bakıldığı yadsınamaz haldedir. Frankenstein’in yaratığı ile insanların ilişkisi de bu cihettedir. Zira Yaratık, korkulan bir unsur olduğundan, insanlar tarafından sürekli olarak öldürülmeye çalışılacak o da kendisini korumak için sürekli insan öldürecek.
Bu hal ile bulunduğu şekli ve yaratılışını kabul eden Yaratık, yaratıcısına ulaşıp kendisine bir eş yaratmasını aksi takdirde canını almasını ister. Ebedi hayatta bir eş isteği, yaratılan bir canavar için bile zaruri bir durum ise, insanların neden bir "eş" veya "yoldaş" aradığı sorusu gündeme gelmektedir. Platon'un "Şölen" adlı eserinde bir mitten söz edilir. Buna göre, insanlar başlangıçta küre şeklindeydi; dört kolları, dört bacakları ve tek bir kafada zıt yönlere bakan iki yüzleri vardı. Bu varlıklar o kadar güçlü ve taşkındı ki Olimpos tanrılarına kafa tuttular. Zeus, onları cezalandırmak ve güçlerini kırmak için tam ortadan ikiye böldü. O günden beri her insan, kaybettiği diğer yarısını arayıp durur. Bu arayışın ve tamamlanma arzusunun adı ise Eros (Aşk) olarak tanımlanır. Bu mit, insanın neden daima bir "eksiklik" hissettiğini ve bir başkasıyla birleştiğinde neden "bütünleşmiş" hissettiğini şiirsel bir dille anlatır.
Mitolojideki bu bütünleşme arzusunu farklı bilim dalları farklı anlamlar ile açıklar. Filme en uygun olacak başlığı ise Abraham Maslow’un sevgi ve ait olma hissi açıklar. Buna göre insan sosyal bir varlıktır ve izole olmak (mitolojideki gibi bölünmüş ve tek kalmak), beyinde fiziksel acıyla aynı bölgeleri uyarır. Bir eş, bu varoluşsal boşluğu doldurur. Yalnız kalmanın acısı, baş edilmeyecek bir hal aldığından ya kendisi gibi birini yaratması ya da canına son vermesini istemesi filmdeki en dokunaklı sahnelerden biridir. Yeni bir canavar yaratmayacağını belirten ve ondan iğrendiğini yineleyen Dr. Victor Frankenstein, asıl canavarın kendi olduğunu ve bunun fiziksel bir görünümle olmadığını bir kez daha açıklamış olur. Bunun neticesinde Victor’u sürekli ölüm ile burun buruna getiren canavar, en sonunda Victor’u ölmek üzereyken yakalar. Burada aralarında duygusal bir konuşma geçer ve Dr. Frankenstein ölümüne yakın kendisinden af diler. Yaratık, bu duygusal konuşmanın neticesinde kendisini affettiğini söyler ve ona “baba” diye seslenir.
Filmdeki en büyük metaforlardan birinin de bu olduğu kanısındayım. Son sahneye kadar Dr. Frankenstein ve Canavarı arasındaki ilişkinin hangi alegori kapsamında olduğunu değerlendirmeye çalışırken son sahnedeki baba hitabı bir perspektif sunmak için yeterli gibi gözüküyor. Ancak bu yazarın kendi perspektifini ilettiği bir düzlem. Dr. Frankenstein ve Canavarının sahip olduğu ilişkiyi siz değerlendirseydiniz buna ne derdiniz?