Amia Srinivasan'dan İmkansız Hasta
BİLİNÇDIŞI GERİ DÖNDÜ. Peki neden şimdi? Kuşkusuz 7 Ekim 2023’ü izleyen günlerde ve aylarda, İsrail adeta bir ölüm makinesine dönüşerek Gazze’ye saldırıp Filistin halkına yönelik soykırımı hızlandırdığında, bilinçdışı bütün çıplaklığıyla su yüzüne çıktı. Bu süreç, İsrail’e uluslararası meşruiyetinden bir pay kaybettirdi; rehinelerin uzun süreli esareti ve ölümü, artan antisemitizm ve İsrail’in eğitimli elitinin ülkeyi terk edişi gibi sonuçlar doğurdu. İsrail devleti, nihayetinde kendi aleyhine dönen bu operasyonları “Yahudi güvenliği” adı altında yürütmekte ve bunu hem İsrail’deki Yahudilerin hem de küresel diasporanın büyük bir kısmının onayıyla gerçekleştirmektedir. Soykırım gerçeğinin reddedilmesi, onun icrasına yönelik daha derin, libidinal bir yatırımı maskeliyor.
Haziran 2024’te sağcı siyasetçi Moshe Feiglin, İsrail televizyonuna çıkıp Hitler’e atıfta bulunarak şunları söyledi:
Hitler’in … bir zamanlar dediği gibi, ‘Dünyada tek bir Yahudi bile kalsa ben bu dünyada yaşayamam.’ Gazze’de tek bir İslamcı-Nazi kalırsa ve biz Gazze’ye dönüp orayı İbrani Gazze’sine çevirmezsek, biz de bu topraklarda yaşayamayacağız.
Jake Romm’un psikanaliz ve sol siyasete adanmış ve 2022’de kurulan Parapraxis dergisinde yazdığı gibi, ‘zamanlar ve coğrafyalar krematoryum kalıntılarında birbirine karışarak çöküyor, ve Gazze’de bir silah namlusunda yeniden biçimlenerek ortaya çıkıyor’.
Soykırımın tekrarlanmasına karşı ‘bir daha asla’ sözü, burada tersyüz edilerek geri dönüyor: Evet, bir kez daha soykırım. Sonuç olarak Filistinliler, ölülerinin bedenlerini savaşın yıkıntıları arasından çıkarmak ve onları Gazze’deki açık hava mezarlığına yeniden gömmek zorunda kalıyorlar. Bu görevin zorluğu, sadece büyüklüğünden kaynaklanmıyor – yetmiş binden fazla insanın, üstelik bunların üçte biri çocukken, yasını nasıl tutabilirsiniz? – aynı zamanda, yas tutmak için gerekli ruhsal koşulların oluşmasını engelleyen sürekli bir işgalin varlığından da kaynaklanıyor. Freud’a göre yas çalışması, egonun, kaybın gerçekliğini kavrayabileceği ve ‘melankoli’ adını verdiği fiksasyonu aşıp yeniden hayata yönelebileceği belirli bir zaman gerektirir. Oysa işgal altında kayıp süreklidir, yaşama devam etmeyi seçmek bile garanti değildir, ve bu yüzden yas tutmak için gerekli olan zaman hiçbir zaman gelmez. Filistinli yazar Abdaljawad Omar’ın sorduğu gibi: İşgal, ‘yasın sürekli olarak ertelenmesi’ değil de nedir ?
Ancak kuşkusuz bilinçdışı, varlığını çok daha önceleri, başka bir süregelen savaşta hissettirmişti. Bu savaş; otoriter liderlere, feministlere, manosphere fenomenlerine, Katolik ve Ortodoks kiliselerine ve ‘biz sadece çocuklar için endişeleniyoruz’ diyen merkezci liberallere kadar uzanan geniş bir hattın körüklediği bir savaştı. Sözde ‘toplumsal cinsiyet ideolojisine’ karşı gerçekleştirilen bu haçlı seferleri, toplumsal sefaletin maddi kaynaklarından dikkati saptırmak için sinsice yürütülen ikincil bir kültür savaşı olmanın çok ötesindedir. Freud, bir düşün aslında bir arzuyu ifade ettiğini söyler. Aynı şeyi savaş için de söyleyebiliriz. Peki, ‘toplumsal cinsiyet ideolojisine’ karşı yürütülen bu savaş hangi arzuyu ifade ediyor?
Burada yine, ne kadar uzak olursa olsun bütün olası tehditlerin ortadan kaldırılmasını gerektiren bir tam güvenlik arzusu söz konusu. Material Girls: Why Reality Matters for Feminism isimli kitabında ‘gender critical’ (toplumsal cinsiyet eleştirmeni) filozof Kathleen Stock, trans olmanın, cinsiyet normlarına uymayan bir davranış türü olarak hukuken korunması gerektiğini; ama bunun ancak trans haklarının trans olmayan kadınların güvenliğini tehdit etmediği ölçüde geçerli olduğunu savunmuştu. Burada kastedilen, yalnızca trans kadınların kadın soyunma odaları ve tuvaletlerinden dışlanması yönündeki bilindik talepler değil; Stock aslında burada, trans kadınların, dişil zamirleri (she/her) kullanma hakkına sahip olmadıklarını ifade ediyor. Stock’a göre, trans olmayan bir kadın olarak, biyolojik açıdan erkek olabileceğinden kuşkulandığım biri için ‘she’ ve ‘her’ zamirlerini kullanmam beklentisi, bir ‘cognitive Rohypnol’ gibi işleyerek zihinsel süreçlerimi yavaşlatabilir ve beni özellikle trans kadınların şiddetine daha açık hale getirebilir.
Biyolojik kadının (cis woman) güvenliğe dair hakkı o kadar mutlaklaştırılmıştır ki, ondan durup ötekini düşünmesi bile istenemez; tıpkı Yahudilerin güvenliğe dair mutlak hakkının, Filistinlilerin yaşam onuruna yapılan her türlü çağrıyı peşinen antisemitik bir saldırı olarak kabul etmesi gibi. Pek çok otoriter lider gibi cinsiyet savaşlarının önemli bir figürü olan Vladimir Putin de, Rus İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasını sadece kendi başına bir amaç olarak değil, aynı zamanda bezopásnost’a—tam güvenliğe, kelimenin tam anlamıyla ‘tehdidin yokluğuna’—ulaşmanın bir aracı olarak görüyordu.
Ancak ‘toplumsal cinsiyet ideolojisine’ karşı yürütülen savaşın içinde daha derin bir arzu da gizli. Bu arzu, bütün derin arzularımız gibi düşünülmesi bile güç bir arzudur, ve Freud’un dediği gibi, bilinçten bastırılması gerekir. Nitekim Freud için bu arzu, bütün arzuların en derinidir: anneyle yatma veya babayı öldürme arzusu değil, hem anne hem baba olma; Freud’un ‘büyük antitez’ olarak adlandırdığı, erkek ve kadın olmak arasındaki zorunlu seçimi aşma arzusu. Translık, bize inkar edilmiş bu arzuyu hatırlatır; böylece de, Jacqueline Rose’un sözleriyle, kendimizi yalnızca kadın ya da erkek olarak duyumsayışımızın, ‘yaşanmamış hikayeleri her gece rüyalarımızda yüzeye çıkan çoklu bastırmaların bir sonucu’ olduğunu açığa vurur. Translık, hepimizin hem arzuladığı hem de dehşet duyduğu kimeradır.
Dolayısıyla, trans yaşamın giderek daha görünür hale gelmesiyle birlikte, cinsiyetin biyolojiye dayanan bir ayrım olarak biçimlendirilmesi, ve bunun ‘doğal’ bir toplumsal hiyerarşiyi meşrulaştırmak için kullanılması aslında şaşırtıcı değil. Aynı şekilde, cinsiyet ayrımı ve buna bağlı oluşan sosyal hiyerarşinin yeniden öne sürülmesinin aşırı sağın küresel yükselişinde merkezi bir rol oynaması da şaşırtıcı değil. Donald Trump, ikinci ABD başkanlığının yemin töreni gününde ‘Defending Women from Gender Ideology Extremism and Restoring Biological Truth to the Federal Government’ başlıklı bir başkanlık emri imzaladı. Bu emir, ‘değiştirilemez biyolojik gerçeklik’ olarak kadın ve erkek olmak üzere sadece iki cinsiyetin var olduğunu, erkeklerin biyolojik olarak erkek, kadınların da biyolojik olarak kadın olduklarını, ve buna karşıt her türlü önerinin ‘bütün Amerikan sisteminin geçerliliği’ üzerinde ‘aşındırıcı’ bir etkisi olacağını ileri sürüyor. Bu, yeniden tesis edilen paternal otoritenin ilanıdır: ataerkil düzeni yeniden kurmayı; istilacı göçmenlerin, feminist kadınların, ‘woke’ güruhların, DEI girişimlerinin ve eşitlik yönündeki demokratik varsayımın eliyle beyaz heteroseksüel erkeklerin maruz kaldığı ruhsal kastrasyonu geri almayı vaat eder.
Aslında bilinçdışı sahneyi hiçbir zaman terk etmemişti. Psikanaliz, bize sahneyi kuranın zaten bilinçdışı olduğunu söylüyor. Son zamanlarda geri dönen şey esasen bilinçdışının kendisi değil; bazı çevrelerde, her yerde hakimiyet kuran irrasyonalizmi açıklamak için bilinçdışına ve onun bir analiz aracı olarak işleyişine duyulan ihtiyaçtır. Burada ne tamamen materyalist, ne realist, ne de gündelik psikolojiye dayalı analizler yeterli görünmüyor. Partilerden ve platformlardan; inançlardan, değerlerden ve kimlik bağlarından; sınıflardan, işlerden, ücretlerden ve sömürüden konuşmanın ötesine geçmemiz gerekiyor. Fantezilerden ve onların bastırılmasından, libido ve ölüm dürtülerinden, inkar ve yer değiştirmeden, travmadan ve onun korkunç sonuçlarından bahsetmeliyiz. Kırılganlıktan söz etmemiz gerekiyor: sadece yoksulluktan, ırkçılıktan ve cinsiyetçilikten asimetrik olarak ortaya çıkan türden değil, hepimizi – ve belki de özellikle en güçlülerimizi – ele geçiren çocuksu kırılganlıktan…
Peki ne amaçla? Psikanalizin epistemolojik yetkinliği hakkında yüzyılı aşan tartışmalara rağmen, onun açıklayıcı gücünün aşikar olduğunu düşünüyorum. ‘Bilinçdışına’ ontolojik olarak bağlanmak istemeyebilirsiniz, veya ortodoks Freudiyen tablonun birçok yerine haklı olarak itiraz edebilirsiniz (örneğin, penis hasedi fikri, Simone de Beauvoir’ın da eleştirdiği gibi, aslında tam olarak açıklanması gereken olguyu önceden varsayıyor gibi görünüyor). Ancak, bireysel ve kolektif yaşantımızda, bilinçli olarak farkında olduklarımızdan çok fazlası olduğundan şüphe duyabilir miyiz? Veya her birimizin gerçeklikle doğrudan değil de inatçı çerçeveleri, gizli arzuları ve geçmiş yaşantılarımızın tortularıyla kaplı bireysel ruhsal gerçekliğimizin içinden ilişki kurduğunu inkar edebilir miyiz? Sıradan ama yanlış olmayan bir şekilde ifade etmek gerekirse, dünyayla kurduğumuz bu ilişkilerde hepimizin beraberinde çok fazla yük taşıdığını söyleyemez miyiz?
Bana göre asıl ilginç soru, psikanalizde bir gerçeklik olup olmadığı değil, bu gerçekliğin bizi özgür kılıp kılamayacağıdır. Bu, bir filozof için sorması garip bir soru gibi görünebilir. Filozoflar genelde hakikat ve bilgi sorularıyla ilgilenirler. Psikanaliz söz konusu olduğunda da tartışma, Freud’un bilim olduğunu düşündüğü, Karl Popper’ın ise buna kesin bir dille karşı çıktığı şekilde, psikanalizin ‘bilim’ statüsünü hak edip etmediği çerçevesinde ilerler. Ancak bir filozof için – veya dünyayı tanımlamak değil değiştirmek isteyen, siyasetle ilgilenen herhangi biri için – asıl soru, psikanalizin, bizi sadece ruhsal bölünmelerimizden değil, aynı zamanda şiddetli siyasi bölünmeler ve bunun sonucunda ortaya çıkan sosyal umutsuzluktan da kurtarıp kurtaramayacağı ile ilgilidir.
İşte burada şüphe için yeterince neden var. Psikanaliz, Viyana entelijansiyasının siyasetten toplu olarak çekilmesi sonucu doğmuştur. 1880’li yıllarda, Avusturya’da, temellerini aydınlanmacı akıldan ve toplumsal ilerlemeden alan liberal düzen, çeşitli anti-liberal akımları seferber eden Hıristiyan, antisemitik, sosyalist ve milliyetçi yeni partilerin ortaya çıkışıyla tehdit altına girdi. 1895 yılında Viyana’da seçmenler, popülist, Yahudi karşıtı ve gerici bir Katolik olan Karl Lueger’i yeni belediye başkanı olarak seçti. Lueger’in antisemitik fikirlerinden hoşlanmayan İmparator Franz Joseph, önce bu seçimi onaylamayı reddetti – liberal ve Yahudi olan Freud ise bunu kutlamak için bir puro içti. Ancak sadece iki yıl sonra, imparator halkın iradesine boyun eğdi ve Lueger Viyana’nın yeni belediye başkanı oldu – böylece Viyana’daki liberal dönem de sona erdi. 19. Yüzyıl Avusturya’sının son günlerini anlatan tarihçi Carl Schorske şöyle yazıyor: ‘Kaygı, çaresizlik, ve toplumsal varoluşun vahşetine dair artan farkındalık… liberalizmin inanç sisteminin olaylar tarafından paramparça edildiği bir toplumsal ortamda bütün bunlar yeni bir önem kazandı.’
Psikanaliz, dolayısıyla, aslında günümüze benzer bir ortamda doğdu: insanı ‘rasyonel hayvan’ olarak düşünmenin kırılganlaştığı, ve bu varsayıma dayanan ilerici liberalizmin tehlikeli bir saflık olarak göründüğü bir dönemde. Freud, insan ruhunun karmaşıklığına yöneldiğinde, siyasi felç sonucu duyguların estetikleştirildiği ve benliğin terbiye edildiği bir kültürün içindeydi. 19. Yüzyıl sonu Viyana’sında, gerçekliğin kendisinden çok ona verilen duygusal tepkiyi merkeze alan bir içe-dönüş kültürü güçlenmişti. Freud, iç duygu ve itkilerin bu estetikleşmiş odağını dönemin bilimsel akılcılığıyla birleştirerek, psikanalizde hem insan irrasyonalizmiyle güçlü bir hesaplaşma sunan, hem de onun korkunç siyasi tezahürlerinden kaçış imkanı yaratan bir teori yarattı.
Schorske’ye göre Freud, psikanalizi bir noktada kendi siyasi suçluluk duygusunu örtbas etmek için de kullanır. Rüyaların Yorumu isimli önemli eserinde Freud, ‘devrimci fantezi’ olarak adlandırdığı kendi rüyalarından birini anlatır. Bu rüyada, Avusturya’lı bir devlet adamıyla karşılaşmış, ardından panik içinde olay yerinden uzaklaşmıştır. Sonrasında, bu devlet adamını bir tren istasyonunda yeniden görür; ancak bu sefer devlet adamı, Freud’un kör ve ölmekte olan babasına dönüşmüştür ve Freud babasının bir pisuvara tuvaletini yapmasında ona yardım etmek zorundadır. Rüya, aslında Freud’un gençlik yıllarındaki siyasete atılma ve eski, antisemitik dünyaya meydan okuma arzusundan vazgeçmiş oluşunun suçluluğunu, babasının saygı duyduğu laik, liberal değerlerle sahip devlet adamının temsili ile sergiler. Ancak Freud, bu rüyayı sadece ‘otoriter babadan’ intikam alma arzusunun fantezi tatmini olarak okumuştur – bir zamanlar çocukken anne babasının önünde tuvaletini yaptığında ona hiçbir şey başaramayacağını söylemiş olan babasından. Bu bağlamda rüya politik özelliğini kaybederek, sadece evrensel bir ‘baba katli’ arzusunun ifadesine indirgeniyor. Freud’un olgun dönem kuramının merkezinde duran Öedipus kompleksi de, böylece, siyasetten uzaklaşmış ‘oğullar kuşağını’ babalarının suçlamaları karşısında aklama vaadi taşıyordu.
Freud’a göre psikanalizin görevi, hastanın nevrotik semptomlarının asıl kaynağını ortaya çıkarmak; bilincin katlanamadığı için bastırıp bilinçdışına ittiği düşüncelerin hasta tarafından açığa çıkarılmasına yardımcı olmaktır. Bunu yaparken analist, hastasına bir ‘fail olma/eyleme gücü’ ve daha önce düşünülemez olan bu düşüncesiyle ne yapacağına dair karar verme özgürlüğü vaat eder. Örnek olarak Freud’un rüyasındakine benzer bir düşünceyi ele alalım: Babamı yok etmek ve annemle yatmak istiyorum düşüncesini. Aynı zamanda, işleri daha da ilginçleştirmek için, bu sefer hastanın bir erkek değil bir kadın olduğunu varsayalım. Freud’un ‘Durcharbeiten’ (işlemden geçirme) olarak adlandırdığı zahmetli süreç yoluyla kadın hastamız, uzun zamandır bastırmış olduğu bu gizli arzusunu tanımış olur ve bu bilgi, öznenin önüne yeni seçenekler açar.
Burada kadın hasta, arzusunu kabul edip onu doğrudan yaşamına dökebilir ve kendi yaşamında eşcinselliği seçebilir (Freud’un terminolojisinde eşcinsellik ‘perversiyon’ olarak adlandırılır. Freud’un ‘perversiyonun karşıtı nevrozdur’ demesi de bu yüzdendir). Ya da ağır toplumsal yaptırımlar olmadan arzusunu gerçekleştiremeyeceğini kabul edip, bu arzuyu telafi edici başka bir arzuyla ikame ederek askıya alabilir – örneğin, babayı yok etme arzusunu, bir erkek çocuk sahibi olma arzusuyla ikame edebilir. Psikanaliz, Freudyen çerçevede bu iki seçenek arasında ahlaki bir yargıda bulunmaz. Bu, Freud’un kişisel görüşleri çerçevesinde yorum yapabileceği bir seçim değildir; nitekim Freud, eşcinselliğe karşı ahlaki tabuların gevşetilmesinden yana tutum almıştır. Burada söz konusu olan, psikanalitik açıdan belirleyici olanın dış dünyanın doğrusu veya gerçekliği değil, öznenin bu dış gerçekliği zihninde nasıl temsil ettiğidir. Yani psikanalitik perspektifte sosyal dünyaya hükmeden, siyasi bir sınıf olarak ‘gerçek aristokrasi’ değil, çoğunlukla ‘baskıcı baba’ ile özdeşleşen kişinin kafasındaki aristokrattır.
Buradan çıkan sonuçla, Alman psikanalist Karen Horney’den Simone de Beauvoir’e, Betty Friedan’dan Kate Millett’e kadar bütün feminist eleştirmenler, Freud’u, kadınları ataerkil gerçekliğe ‘uyum sağlamaya’ teşvik etmekle suçlamakta hem haklı hem haksızdılar. Juliet Mitchell’in Psikanaliz ve Feminizm adlı eserinde savunduğu gibi Freudyen psikanaliz, toplumsal uyum ve direniş arasında ilkesel bir kayıtsızlık sergiler. Analizin amacı, hastanın ruhsal gerçekliğini bir ölçüde toparlamasına yardımcı olmaktır; bu toparlanma, toplumsal gerçeklikle farklı ilişkiler yoluyla bağdaşabilir ve ancak kısmi olabilecek bir başarıdır. Bu nedenle, Mitchell’e göre, Freud’u sadece ataerkil ahlakın sıradan bir savunucusu olarak okumak, ve onun kadınlara sadece eş ve annelik görevlerinin sıkıcı zevklerine boyun eğdikleri takdirde mutlu olacaklarını söylediğini savunmak bir hatadır. Gerçekten de Freud, ‘kadınsı’ rolün toplumsal düzendeki imkansızlığını giderek daha çok vurgulamaya başlar; bu rolün, görünüşte ‘normal’ kadınların bile ruhsallığında yıkıcı yarılmalar ve ağır bedellere yol açan fedakarlıklar istediğini savunur. Öte yandan feministler şu açıdan haklıdır: Freudyen psikanaliz, kadının nevrozunu ataerkil düzenin ona biçtiği rolü benimseyerek yatıştırmasında rahatsız edici bir şey görmez; patriyarkanın kolektif olarak aşılması gereken bir ahlaki felaket olduğunu ise zaten söylemez.
Bu anlamda Freudyen psikanaliz, bireyin ruhsal özgürleşmesine hizmet eden bir öz-tarihselleştirme sürecidir. Yalnızca hasta ve analist arasında samimi ve uzun süreli bir karşılaşma olarak pratik düzeyde değil, hastanın iç yaşamına odaklanması açısından teorik anlamda da bireyci bir yaklaşımı temel alır. Ne var ki, Freud’dan sonra Wilhelm Reich, Herbert Marcuse, Theodor Adorno, Frantz Fanon, Edward Said, Achille Mbembe, Shulamith Firestone, Juliet Mitchell, Jacqueline Rose ve Judith Butler gibi birçok güçlü ve radikal düşünür, psikanalizi faşizm, kapitalizm, sömürgecilik, ırkçılık ve patriyarka gibi sistemlerin ruhsallığı yok eden yıkıcı etkilerine karşı özgürleştirici bir toplumsal kurtuluş aracı olarak ele almışlardır. Son yıllarda genç sol kesim, yakın zamana kadar yaşlı neslin yozlaşmasının bir başka ifadesi olarak görülen psikanalizi güçlü bir siyasal eleştiri çerçevesinde yeniden yorumladı. Parapraxis dergisinde yazanlar, eski kuşak teorisyenlerinin uzun zamandır söylediği şeyi doğrular nitelikte: radikal politik söylemde eksik olan terim ‘ruhsallıktır’.
I. Dünya Savaşı’nın yaratmış olduğu yıkım, Freud’un da nihayet, biraz temkinli de olsa, siyasete yönelmesine neden olur. 1919 yılında gerici Katolik ve Alman milliyetçisi rakiplerini geride bırakan Sosyal Demokratlar, ‘Kızıl Viyana’yı’ yönetme hakkını elde ederler. Avusturya Marksizmi adını verdikleri program ile rasyonel planlama ve bilimsel hümanizmi temel almış olan bu akımın temsilcileri; sosyal konut, yetişkin eğitimi, psikoloji klinikleri ve çocuk refahı gibi alanlara yapmış oldukları yatırımlarla aralarında Freud’un da bulunduğu hoşnutsuz liberalleri kendi saflarına çeker. Bu sırada Freud, savaş öncesi dönemde analistlerin hizmetleri karşılığı hatırı sayılır bir ücret talep etmesi gerektiği yönündeki görüşünden vazgeçer ve ücretsiz polikliniklerin kurulması çağrısında bulunur. Böylece, ‘aksi halde içkiye yönelecek erkekler, mahrumiyetlerinin yükü altında ezilen kadınlar ve başıboş kalmak veya nevroza sürüklenmek dışında seçeceği olmayan çocuklar, analiz yoluyla direnme yeteneği kazanabilecek’ hale gelebilecektir. Viyana’da ücretsiz bir psikanalitik klinik olan Ambulatorium, Freud ve yakın çevresi tarafından bu dönemde kurulmuştur. En önemli ‘ikinci kuşak’ psikanalistlerin de neredeyse tamamı – Erich Fromm, Otto Fenichel, Wilhelm Reich, Karen Horney, Melanie Klein, Helene Deutsch ve Anna Freud gibi isimler – bu klinikte görev alarak yoksul ve işçi sınıfından hastalara ücretsiz analiz hizmetleri vermişlerdir.
Freud’un yakın çevresindeki genç kuşak, liberalizmden çok sosyalist ve Marksist çizgiye yakındı. 1930 yılında Alman Komünist Parti’sine katılan Reich’ın fiili liderliğinde bu kişiler, psikanaliz ve politikayı; Freud ve Marx’ı nasıl sentezleyebilecekleri konusunda büyük tartışmalar düzenlemiştir. Reich, Ambulatorium’daki çalışmalarını yeterli bulmayarak, hedefinin sadece ‘nevrozun tedavisi’ değil, aynı zamanda ‘nevrozu önlenmek’ olduğunu söyler ve işçi sınıfı gençlere ücretsiz cinsel eğitim, doğum kontrol yöntemleri ve Marksist öğretiler sunan seyyar bir klinik kurar. Reich’ın bu girişimleri, sonraları sloganı ‘Eşitlikçi bir Toplumda Özgür Cinsellik’ olan Sex-Pol hareketine dönüşmüştür. Reich, bütün nevrozların özgür ve sağlıklı bir cinselliğin toplumsal olarak bastırılması sonucu oluştuğunu savunur. Freud’un 1928 yılında küçümseyerek eleştirdiği gibi, Reich ‘genital orgazmı bütün nevrozların panzehri’ olarak görüyordu toplumsal olarak yaratılan bütün cinsel baskı, tamamen aşılabilir olan bir ekonomik sistemin, kapitalizmin, sonucuydu.
Reich, bu basit formülü ile Freud ve Marx’ı bir araya getirmiştir; ancak yine bu formül ile Freud’un en temel iddialarını yok saymaktadır. Bunlar, Öedipus kompleksinin herhangi bir özel ailevi veya toplumsal düzenlemeden değil, ruhun tabu ve yasaklarla dolu bir dünyada özne olarak kendini kurma çabasından kaynaklanan ‘evrensel bir çocukluk olayı’ olması, ve bastırmanın – kapitalist olsun veya olmasın – her türlü uygarlığın ön koşulu olmasıdır. Reich için cinsel ve siyasi özgürleşme el ele gider: cinsel isyan, kapitalizmin ideolojik olarak temelini oluşturan burjuva ahlakını sarsacak, ve böylece, ‘ekonomik sömürüye karşı devrimci mücadele’ toplumun cinsel baskısının maddi temelini aşındıracaktı. Liberal veya ilerici olmaktan çok ‘trajik’ bir düşünür olan Freud için ise, mesele asla bu kadar basit değildi.
Reich, hem psikanalizi politikleştirmeyi , hem de siyasi olanı psikanalitik açıdan okumayı amaçlıyordu. Ona göre psikanalitik uygulama, burjuva tıbbının dar kalıplarından kurtularak radikal bir şekilde demokratikleştirilmeli ve toplumsallaştırılmalıydı. Aynı zamanda kuram, Marksist sosyolojinin yerini tutmasa da, mevcut politik konjonktürü aydınlatmak için kullanılabilirdi. Faşizmin Kitle Psikolojisi çalışmasında Wilhelm Reich, 1920 ve 30’lu yıllarda Avrupa’da işçi sınıfının neden faşizme yöneldiğini açıklamaya çalıştı. Reich’a göre bu olgunun kökeninde ataerkil ailenin ürettiği cinsel baskı, ve bunun doğurduğu doyuma ulaşamayan arzuların otoriterlik ve ‘kan-toprak mistisizmi’ üzerinden kendini göstermesi yatıyordu. Wilhelm Reich’ın bu kitabı, Hitler’in Şansölye olduğu ve Reich’ın cinselliğe dair aykırı fikirleri nedeniyle Danimarka Komünist Partisi’nden ihraç edildiği (Reich, o sırada Danimarka’da yaşıyordu) 1933 yılında yayınlanmıştır.
Psikanalizi bir ‘Yahudi Bilimi’ olarak Nazi engizisyonundan kurtarmak için yapılan hem aptalca hem de hüsranla sonuçlanan bir girişimde Freud ve daha muhafazakar olan çalışma arkadaşları, psikanalizin siyasetle hiçbir ilgisi olmadığını savundular. Uluslararası Psikanaliz Derneği başkanı Ernst Jones’a yazdığı bir mektupta Anna Freud, babasının Reich’tan kurtulmak için sabırsızlandığını belirtmiştir. Anna Freud’a göre ‘babasının Reich’ın görüşlerinde ofansif bulduğu, psikanalizi politikleştirmeye zorluyor oluşudur; aslında psikanalizin siyaset ile hiçbir ilgisi yoktur.’ Bu olaylardan bir yıl sonra, 1934’te, Wilhelm Reich Uluslararası Psikanaliz Derneği’nden resmen atıldı. Fakat bu ve bunun gibi başka ‘yatıştırma denemeleri’, Nazi devletinin psikanalizi ‘aryanlaştırmasını’ engelleyemedi: Naziler yine de Freud’un kitaplarını yaktı, Berlin’deki ücretsiz klinik dahil olmak üzere psikanalitik kurumları yok etti ve psikanalizin Alman ve Avusturya’lı uygulayıcılarının neredeyse tamamını mülteci durumuna düşürdü. Freud da, 1938 yılında, ‘özgür ölebilmek’ için Londra’ya kaçtı. Freud’un beş kız kardeşinden üçü Treblinka toplama kampında öldürülmüştür.
Reich ve diğer ikinci kuşak ‘politik Freudyenlerin’ paylaştığı iki hedeften – psikanalizi politikleştirmek ve siyasi olanı psikanalitik açıdan okumak – ikinci olanı, görece daha çok gerçekleştirilmiştir. Ancak bu, psikanalizi ve genel olarak ruh sağlığı olaylarını siyasi olarak yeniden tasavvur etmeye yönelik önemli girişimlerin unutulması anlamına gelmez. 1950’li yıllarda, Cezayir devriminin ateşli ve karizmatik entelektüel figürü olmadan önce Frantz Fanon, psikiyatri kliniklerini kökten değiştirmeyi amaçlıyordu. Frantz Fanon 1953 yılında Blida-Joinville Psikiyatri Hastanesi’ne gelmeden önce, bu hastane yerli Cezayirlilerin doğuştan ilkel, çocuksu ve inatçı oldukları varsayımına dayanan Cezayir Koloni Etno-Psikiyatri okulunun bir örneğini teşkil ediyordu (Fanon, bunu alaycı bir şekilde ‘verimli bir fikir’ olarak değerlendirmiştir). Akıl hocası François Tosquelles’in ‘sosyal terapi’ fikrinden esinlenen Fanon, Blida-Joinville hastanesini hem Fransız hem de Cezayirli hastaların ‘özgürlüğün anlamını yeniden keşfedebilecekleri’ bir yere dönüştürmek için çalıştı. Hastanede, hastaların kahve içebilecekleri, kart oynayabilecekleri ve Arap müzisyen ve hikaye anlatıcılarının performanslarının keyfini çıkarabilecekleri yerel görünümlü bir ‘kafe’ kurdu. Ayrıca, hastanede bugün hala kullanılan bir futbol sahası inşa etti ve hastaların futbol maçlarını coşkuyla organize etti. Stajyeri Jacques Azoulay ile Blida-Joinville’deki bu denemeleri üzerine yazdığı akademik bir makalede Fanon, ‘Batı kültürünün üstünlüğünün açıkça görüldüğü bir konumdan kültürel göreliliğe geçiş için devrimci bir tutum şarttı’ diye yazmıştır.
Fanon, kültürel olarak ne kadar özgül bir sosyallikle donatılmış olursa olsun, bir psikiyatri hastanesinin ‘hastayı özgürlüğünü gerçek dışı bir fantezi dünyasında kullanmaya mahkum ettiğine’ giderek daha fazla ikna oldu. Tıpkı sömürgeleştirilmiş özne, Fanon’un tabiriyle dinin ‘gerçek dışı’ dünyası aracılığıyla yabancılaşmadan kurtarılamayacağı gibi, akıl hastanesi de hastayı yabancılaşmadan kurtaramazdı. İhtiyaç duyulan şey özgürlüğün kendisiydi; onun bir benzeri değil. Doktor ve hasta arasındaki karşılaşma, ancak hasta zorla hapsedilmekten kurtarılıp gerçek dünyaya geri taşınırsa ‘iki özgürlüğün karşılaşması’ olabilirdi. Cezayir Devrimi bütün şiddetiyle sürerken son günlerinde Fanon, bu düşüncesini tamamlamak için bir ‘ayakta-tedavi’ merkezi kurdu. Burasının, kendi ‘özgürlük patolojileri’ ile yüzleşmek zorunda kalacak olan ‘sömürgeden kurtulmaya çalışan toplumlar’ için bir ruh sağlığı modeli olmasını umuyordu.
1926 yılında kurulan Londra Psikanaliz Kliniği, bugün, sınırlı sayıda hastalara düşük ücretli terapi sunmaya devam ediyor. ‘Free Clinics Network’ (Ücretsiz Klinikler Ağı) ağına göre bu klinik, yirmi ülkede yoksul ve öteki durumda marjinalleşecek olan hastalara düşük ücretli veya ücretsiz psikanaliz hizmeti sunan 250’den fazla özerk klinikten biri. Filistin’de psikanaliz, işgalin ruhsal yıkımlarını anlamaya ve buna hitap etmeye çalışan özgürleştirici bir pratik olarak uzun bir ömre sahip olmuştur. Free Clinics Network ağında bulunan beş Filistin kliniğinden biri olan Gazze Toplumsal Ruh Sağlığı Programı (The Gaza Community Mental Health Programme), Gazze’deki en büyük ruh sağlığı servisidir. İsrail’in merkezlerini yıkmasına, personellerinin ölümlerine ve yerlerinden edilmesine rağmen bu program, UNRWA’nın kabul ettiği üzere ‘Travma Sonrası Stres Bozukluğu’ tanı kriterlerine uymayacak kadar ‘kronik ve acımasız’ bir travmadan mustarip bir nüfusa psikososyal hizmetler sağlamaya devam etmektedir. Programın müdahaleleri, geçen sene yüzde 96’sının ölümün yakın olduğunu hissettiği ve neredeyse yarısının ölmek istediğini belirttiği Gazze’deki çocukların ruhsal tedavilerine odaklanıyor.
Soykırımcı bir savaşın uç koşullarının dışında bile, doğası gereği zahmetli, mahrem ve uzun süreli bir uygulama olan psikanalizi demokratikleştirme ve toplumsallaştırma girişimleri, terapötik arz ile nevrotik talep arasındaki uyumsuzluktan dolayı zor bir süreçtir. Bu durum, küresel ‘bakım’ ve ‘ruh sağlığı’ krizlerinin belirginleştiği günümüzde özellikle geçerlidir. Freud’un da söylemiş olduğu gibi, ‘dünyadaki muazzam nevrotik ızdırapla karşılaştırıldığında, müdahale edip ortadan kaldırabileceğimiz miktar yok denecek kadar azdır.’
Öyleyse, psikanalizi radikal siyaset ile sentezleme isteğinin neden pratikten ziyade teoride ifade bulduğuna şaşmamalı. Hatırladığımız ve saygı duyduğumuz figür şefkatli doktor Fanon’dan ziyade, sömürgeciliğin psikopatolojisini inceleyen Fanon’dur. Herbert Marcuse’dan Judith Butler’a kadar siyaseti psikanalitik açıdan yorumlayan birçok teorisyen, aslına bakıldığında eğitimli ve uygulayıcı analistler değildirler. ‘Bilgi özgürleştirir’, Freud’un düşüncelerini şekillendirdiği 19. yüzyıl ortası güven dolu liberalizminin sloganıydı. Peki, psikanalizi siyaseti psikanalitik açıdan okumak bize tam olarak hangi bilgiyi kazandırıyor?
Fanon’a göre, sömürgecilik hem sömürgeciye hem de sömürgeleştirilene zarar veren tahrip edici bir çılgınlıktır ve ancak şiddetinin onun faillerinin ‘tüm ahlaki ve maddi evrenine’ yöneltilmesiyle aşılabilir. Dolayısıyla dekolonizasyon , sömürgeleştirilmiş öznelerin sömürgecinin yerini alma yönündeki bastırılmış arzusunun serbest bırakılması olarak, hem dünyanın tarihi diyalektiğinin ilerici bir anıdır hem de tehlikelerle doludur: Etno-milliyetçilik , gerici gelenekçilik ve elitlerin hareketi ele geçirmesi gibi riskler taşır. Shulamith Firestone’a göre Freud, Marx’ı düzelterek, ekonomik, siyasi, ırksal veya cinsel bütün baskıların temel nedeninin ‘içine güç psikolojisinin her zaman sızabileceği bağları içeren biyolojik aile’ olduğunu ortaya koyar. Firestone, bunun sonucunda 'tüm sınıf sistemlerini gerçekten ortadan kaldırmak için sosyalist bir devrimden çok daha büyük bir cinsel devrime' ihtiyacımız olduğunu söyler.
Juliet Mitchell’e göre psikanaliz, bize ideolojilerin aslında bilinçdışında kurulduğunu hatırlatır. Ona göre bilinçdışı, ideolojinin özneyi çağırıp şekillendirdiği ve kuşaklar boyunca aktardığı bir merkezdir. Dahası, cinsel farklılık yasası insan toplumunun ve dolayısıyla bilinçdışının da temel bir yasası olduğu için (her insanın bilinçdışında itiraz ettiği bir yasa), cinsel farklılığın incelenmesi olarak feminizm bizi siyasetin ‘kültürel’ sınırlarına değil, tam kalbine götürür.
Judith Butler için psikanaliz, bize özellikle tahakküm ve şiddet eylemlerinde radikal ve karşılıklı bağımlılığımızı nasıl yadsıdığımızı görmemize yardımcı olur. Jacqueline Rose’a göre ise psikanaliz, travma olayını bir ‘kurban’ kimliğine indirgeme ve orada dondurma tehlikesine karşı uyarıda bulunur – Rose’a göre bu tehlikeler hem Siyonizm’de hem de radikal feminizmde kendini göstermektedir. Rose, ‘psikanaliz bize siyasi eylem için bir yol haritası vermese de, geleneksel siyasi analizlerin çoğunun sıklıkla dayandığı ikiliklere (iç/dış, kurban/saldırgan, gerçek olay/fantezi ve hatta iyi/kötü) meydan okumak için ayrıcalıklı bir konumdadır’ diye yazar. Rose’un ifadesiyle psikanaliz bizi ‘insan zihninin sonsuz karmaşıklığını’ – buna bizi baskılayanların zihinleri de dahil – tanımaya zorlar.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde; ABD, Birleşik Krallık, Brezilya, Hindistan, Filipinler, Macaristan, İtalya, Almanya ve başka yerlerdeki güçlü aşırı sağ hareketlerin ve liderlerin çağdaş yükselişi; Richard Seymour, Dagmar Herzog, Christina Wieland, Claudia Leeb ve Joan Braune dahil pek çok siyasi düşünürü, 1920’ler, 30’lar ve 40’larda Reich ve diğer sol Freudyenleri meşgul eden bilmeceye geri döndürdü: Otoriter güçlü adamların psikolojik cazibesi, kan ve toprak temelli yerli milliyetçilik ve gerici cinsel ve ailevi normlar. Ve 20. yüzyıldaki selefleri , gibi bu düşünürler de sadece saldırganlık, intikam ve kaygı gibi terimlere değil; aynı zamanda arzu, fantezi ve hazza da yönelmeye başladılar.
Kısacası, siyaseti psikanalitik açıdan okumak , bize üç şey kazandırır. Bunlar, işlerin neden aksi olması gerektiği aşikar görünürken bile inatla oldukları gibi kaldığı; düzenin bu şekilde olmasının bedelini sadece ekonomik-bedensel zararlarla değil, bunların altında yatan ruhsal çözülme, parçalanma ve kayıp biçimleriyle de ölçmek gerektiği ve nihayetinde, neyi umut edebileceğimize dair daha iyi bir içgörüdür. Bunlar bize; çatışma içinde olan ve arzulayan özneler olarak hangi kolektif yaşam biçimlerinin doğamıza daha iyi cevap verdiği ve insan olanaklarının ötesinde hangi olasılık ufuklarının yaratabileceği konusunda bilgi verir.
Psikanaliz tüm bunları bilmemize yardımcı olabilir; ama yine de siyasette her zaman o can sıkıcı soruya varırız: Bu bilgiler pratiğe nasıl dökülür? Dünyayı aynı anda hem tasvir etme hem de değiştirme başarısı nasıl gösterilir? Marx, filozoflarının şimdiye kadar bu sorunun sadece ilkiyle meşgul olduklarını söylerken yanılıyordu. Aslında filozoflar, uzun zamandır her iki soruyu da yanıtlamaya çalıştılar ve hala çalışıyorlar. Ancak filozoflar genel olarak Platon’dan miras kalan, ‘İyi’nin bilgisinin erdemli eylem için sadece gerekli değil aynı zamanda aşağı yukarı yeterli olduğu; yani, başka bir deyişle, kötülüğün çoğunlukla ahlaki bilgisizlikten kaynaklandığı varsayımıyla hareket etme eğilimindeler. Başlangıç noktası bu olduğunda, eşitsizliğin adaletsiz olduğu, yerleşimci işgalin kabul edilemez olduğu veya hiçbirimizin kişisel çıkarımız için dünyayı yok etme hakkına sahip olmadığı gibi argümanlar üretmek mantıksız değildir. Oysa olaylara farklı bir açıdan yaklaşıldığında – insanların inançları ve eylemleri arasına her türlü direnç, savunma ve inkar mekanizmasının girebileceği daha psikanalitik bir bakış açısı – filozofun dünyayı ahlaki olarak aydınlatarak değiştirme çabası budalaca görünecektir.
Psikanaliz, en azından doğrudan bir şekilde, ahlaki aydınlanma ile ilgilenmez. Bilgisi kural koymaktan ziyade betimleyicidir: şeylerin nasıl olması gerektiği ile değil, nasıl olduklarıyla ilgilenir. Marx okumuş olanlar için bu zaten doğru yönde; değişim yaratabilecek bir teoriye doğru atılmış bir adımdır. Örneğin siyasi açıdan önemli olan soru, kuşkusuz İsrail’in soykırımının ahlaki açıdan iğrenç bir rezalet olup olmadığı değildir – her Filistinli zaten bunun böyle olduğunu bilir – asıl soru, onu ve onu üreten işgal durumunu sona erdirmek için hangi olasılıkların mevcut olduğudur. Bu soruyu yanıtlamak için, Filistin’deki durumun daha iyi bir betimlemesine ihtiyacımız var. Bunun için, Marksist kültür kuramcısı Stuart Hall’un ‘konjonktürel’ analiz adını verdiği, belirli bir tarihsel andaki ekonomik, siyasi, toplumsal ve ideolojik güçlerin pratik müdahale imkanlarını ve engellerini belirlemek için kullanılabilecek betimleyici bir haritalandırma gerekir.
Psikanaliz, eğer onun gerçekliği betimleme gücünü kabul ederseniz, prensipte konjonktürel analize katkıda bulunuyor gibi görülebilir. Ancak Hall için konjonktürün herhangi bir doğru betimlemesi yeterli değildir. İsrail’in Filistin halkı üzerindeki tahakkümü, kısmen İsrail’in kültür endüstrisi tarafından kasten üretilen ve İsrail devleti tarafından silah haline getirilen, sindirilmemiş bir travma tarihi tarafından tetikleniyor olabilir. Peki ya sonrası? Bunu bilmek, Filistin özgürlük hareketinin müdahale alanlarının belirlenmesine ve hangi önlemlerin alınacağına karar verilmesine yardımcı olur mu? Yoksa tam tersine, istenmeyen sonuçlara yol açan bir stratejiye mi sebep olur — örneğin Nazi soykırımının kendi adına işlenen her türlü vahşeti önceden mazur gösteren eşsiz, aşırı bir travma olarak dondurulmasına ?
Zorluk şuradadır: Psikanalitik bilgi her zaman insan kırılganlığının, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün her insanın içindeki o çaresiz bebeğin bilgisidir. Fanon, Blida-Joinville hastanesinde Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin isyancılarına sığınak sağlarken, aynı zamanda onlara işkence yapan Fransız askerlerini de tedavi ediyordu. Biyografi yazarı Adam Shatz’ın belirttiği gibi, Fanon’a göre Fransız işkenceciler de ‘pis işlerini yapmaya zorlandıkları sömürge sisteminin kurbanlarıydı.’ Ancak bu durum Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabında yazdığı ‘sömürgeleştirilen için hayat ancak sömürgecinin çürüyen cesedinden filizlenebilir’ savunmasını engellemedi. ‘Sonuncuların ilk olacağı’ talebiyle tanımlanan dekolonizasyon, sömürgeci ve sömürgeleştirilen arasındaki ikiliğin tersine çevrilmesini gerektiriyordu: sömürgeleştirilen öznenin insanlığı mutlak olarak onaylanmalı ve sömürgeci düşman, uzun süredir uyguladığı sembolik ve maddi dehşeti tatmaya zorlanmalıydı. Fanon’un ırkın aşıldığı ve tüm insanların birbirini eşit olarak tanıdığı hümanist bir gelecek özlemi duyduğu doğrudur. Ancak bu geleceğe, bugünün radikal eşitsizliğine karşı şiddetli bir çatışmayla ulaşılmalıydı. Psikanalitik bakış, doğası gereği dengeleyici, eşitlikçi ve insancıl olmasıyla sömürgeciliği teorik olarak aydınlatabilirdi. Ancak, Fanon için, sömürgecilikten kurtulmanın fiili çalışması için gereken pratik yaklaşımı sağlayamazdı.
Yeryüzünün Lanetlileri kitabının yayımlanmasından on yıl, Cezayir Savaşı’nın başlamasından ise iki yıl önce Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler isimli eserini yayımladı. Kitabın konusu, Fanon’un Fransız sömürgeci ırkçılığını ‘devasa psiko-varoluşsal kompleks’ olarak tanımladığı şeyle ilgiliydi. Fanon burada, psikanalizin politika ile ilişkisine dair daha doğrudan ve daha umut verici bir açıklama sunarak: ‘ırkçılık kompleksini analiz ederek, onu yok etmeyi amaçlıyoruz’ şeklinde yazmıştır. Bu yıkım, hem siyahların hem de beyazların daha fazla öz farkındalık kazanması ile başarılacak ve onun metni de buna katkıda bulunacaktı. Fanon, Siyah Deri, Beyaz Maskeler kitabında bununla ilgili olarak: ‘kendini tanıyanlar doğru yönde bir adım atmış olacaklardır’ demiştir. Fanon’un ‘gerçek arzusu’, ‘siyah ya da beyaz olsun kardeşimin, yüzyıllarca süren anlayışsızlık üzerine inşa edilen o hazin üniformasının tozunu silkelemesini sağlamaktı.’
Bu dileği ile Fanon, Freud'un yaklaşımını bireysel bir yaklaşımdan kolektif bir yaklaşıma basit bir şekilde aktarıyor. Freud için psikanaliz, analiz edilen kişiye düşünmeyi dayanılmaz bulduğu ve nevrozunun temelinde yatan arzusunun farkına varmasını, ve dolayısıyla bu arzu üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmasını sağlayarak onu özgürleştirir. Cezayir devrimi öncesindeki Fanon için bu durum toplumsal düzeyde de gerçekleştirilebilirdi. Irksallaştırılmış topluma kendi psiko-varoluşsal kompleksinin nasıl işlediğini; hem siyahın hem de beyazın aynı şekilde korkunç bir diyalektik içinde nasıl tuzağa düşürüldüğünü göstererek Fanon, üyelerini özgürleştirmeyi amaçlıyordu. Sömürge konjonktürünün üçüncü şahıs anlayışına katkıda bulunmaktan öte, Fanon başlangıçta psikanalizin – terapötik bağlamda olduğu kadar siyasi bağlamda da – özgürleştirici. bir öz-bilgiyle sonuçlanan ikinci şahıs hitabı işlevi görebileceğini umuyordu.
Yeryüzünün Lanetlileri ile Fanon, psikanalizin siyasi önemine dair bu açıklamayı terk etmiş görünüyor. Bunu yapmış olması, belki de bu açıklamanın fazla ‘derli toplu’ olmasına dair bir işarettir. Freud, terapötik ortamda, hastanın ortaya çıkan tanıya şiddetli bir şekilde direndiğini söyler. Hastanın bir parçası kendisini özgürleştirecek bilgiyi istemez. Bu durum, hasta analize girmeyi kendisi seçmiş olsa ve bu nedenle bir düzeyde kendisini tam olarak tanımayan, analistin içgörüsüne ihtiyaç duyan biri olarak görmeye hazır olsa bile böyledir. Siyaset alanında ise, kural olarak kimse psikanalitik açıdan yorumlanmayı talep etmediğinden, bir tanının sunulmasının sıklıkla kişinin onuruna bir saldırı olarak algılanması şaşırtıcı değildir. Birini psikanalitik olarak tedavi etmek, onun hayati bir yönünü, bilinçli olarak savunduğu nedenler yerine altta yatan ve mantıksız nedenlerle açıklanması gereken bir semptom olarak ele almaktır.
Freud’a göre psikanaliz; öğretmenlik ve siyasi yöneticilik ile birlikte üçüncü ‘imkansız’ meslekti. Bu üç meslekte de, ‘tatmin edici olmayan sonuçlar elde edileceğinden önceden emin olunabilir’ demişti. Freud için siyaseti öğretmenlik ve analize benzer şekilde düşünmek mantıklıydı; onun içinde bulunduğu dönem olan yüzyıl sonu liberalizmi de insan hammaddesinden rasyonel ve özgür kişiler oluşturmaya çabalıyordu. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından liberalizm, bu şekilde bir özne-oluşturma projesinden ürkmeye ) başladı ve bunu otoriterliğe giden yol olarak gördü. Otoriterlikten kaçınmak liberalizmin hem merkezi amacı hem de en önemli sloganı haline geldi. Savaş sonrası liberalizminin en etkili figürlerinden biri olan John Rawls’a göre Freudçuluk – tıpkı Marksizm gibi – ‘insanların görüşlerini bastırılmış arzular veya maddi çıkarlar gibi gizli nedenlere indirgeyerek akıl yürütme oyununu yok eder.’ 1955 tarihli yayımlanmamış bir makalesinde Rawls şöyle yazar:
Psikanalizde bizi rahatsız eden şey, benliği, her ne kadar Freud için tam olarak bilinçli hale getirilmesi amaçlansa da, hayati açılardan kendini tanımayan bir güçler sistemi olduğunu ileri sürmesidir. Sağduyunun kendiliğinden varsaydığı şeyi Freud, ender rastlanan ve zor elde edilen bir başarı sayıyordu. Dolayısıyla psikanaliz, bizi insanların gerçekte tamamen özne olmadıklarını düşünmeye sevk edebilir.
Rawls için bir yurttaşa bir analistin hastasına davranabileceği gibi davranmak – örneğin Siyonizm’i devlet tarafından oluşturulmuş bir travmanın sonucu olarak, veya göçmen karşıtlığını çocuksu bir güvenlik ve kontrol dürtüsünün ifadesi olarak ifade etmek – onu, bir özne olarak kabul etmemek ve dolayısıyla liberal demokrasinin bir aksiyomunu terk etmektir. Aslında bunda doğruluk payı var. Eğer hepimiz sürekli Paul Ricoeur’un Freud, Marx ve Nietzsche’yi düşünerek hermeneutics of suspicion (şüpheci yorumlama) dediği ruh haliyle birbirimize yaklaşırsak, birbirimizi kelimenin tam anlamıyla delirtiriz ve toplumsal yaşam imkansız hale gelir. Günümüzün kültür savaşı bize bu ihtimalin bir ön izlemesini sunuyor. Psikanaliz, birinin sırf beyaz, cis, heteroseksüel ve burjuva bir erkek olduğu için şu veya bu şeye inandığını söylemenin getirdiği kaba indirgemeciliğe asla prim vermez; tıpkı queer, esmer, kadın, metropol elitine mensup olan biri için de aynı şeyi söyleyemeyeceği gibi (Nitekim psikanalizin temel varsayımlarından biri, bir nesne görüntüsüyle ne kadar özdeşleşirsek özdeşleştiğimizi düşünürsek düşünelim, hiçbirimizin aslında bu düşündüğümüz kategorilerden hiçbirine ait olmadığımızdır). Ancak yine de, insanların bilinçli olarak ifade ettiklerinden daha fazlasıyla belirlendiğini okuma yönündeki temel determinist varsayımıyla psikanaliz, bu indirgemeci refleksle ortak bir noktaya sahiptir. Bu nedenle queer edebiyat teorisyeni Eve Kosofsky Sedgwick, Paranoyak Okuma ve Onarıcı Okuma başlıklı makalesinde şüpheci yorumlama girme seçiminin ‘etik açıdan çok riskli’ olduğunu ve bunun ‘mutlak bir zorunluluk değil, stratejik bir karar’ olarak görülmesi gerektiğini gözlemlemiştir.
Paranoyak okumanın kurucu babalarından biri olsa da Freud, burada muhtemelen Sedgwick ile aynı fikirde olurdu. Kız çocuğunun erkek çocuğun penisini kıskanmasının, onun özne
oluşumunda merkezi olduğunu savunduğu 1931 tarihli Kadın Cinselliği Üzerine isimli makalesine düştüğü dipnotta şöyle yazmıştı:
Feminist görüşlere sahip erkek analistlerin yanı sıra kadın analistlerimizin de burada söylediklerime katılmayacakları tahmin edilebilir. Bu tür kavramların erkeğin ‘erkeklik kompleksinden’ kaynaklandığına ve onun kadınları küçümseme ve baskılama yönündeki doğuştan gelen eğilimini teorik zeminlerde haklı çıkarmak için tasarlandığına itiraz etmekte pek gecikmeyeceklerdir. Ancak böyle bir psikanalitik argümantasyon, burada olduğu gibi sık sık Dostoyevski’nin ünlü ‘her iki tarafı da kesen bıçak’ metaforunu hatırlatır. Bu görüşün karşıtları ise, kadınların, erkeklerle canı gönülden arzuladıkları eşitliği ile çelişen bir görüşü reddetmelerini oldukça doğal bulacaklardır. Analizin bu şekilde bir tartışma silahı olarak kullanılması, açıkça, bizi hiçbir sonuca götürmeyecektir.
Psikanaliz, gerçekten de ‘her iki tarafı da kesen’ bir bıçaktır. Birini psikanalitik etme girişimim bizzat psikanaliz edilebilir. Freudçu birinin kendisi divana yatırılabilir; aynı bir Marksist’in bireysel kıskançlığını sınıf bilinci olarak süslemekle suçlanabileceği gibi. Bu gerçekleştiğinde diyalektik bir çıkmaza gireriz; psikanaliz işte o zaman bir ‘tartışma silahı’ olarak görünmeye başlar. Terapötik ortamda hastanın direnci analist tarafından dikkatle yönetilir ve enerjisi öz-farkındalığına yöneltilir. Ancak üzerinde mutabık kalınmış bir ‘hasta’ ve ‘doktorun’ bulunmadığı siyasette, psikanalizin yola nasıl devam edileceğine dair bize söyleyecek bir şeyi olup olmadığı daha belirsizdir.
Son kitabı Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten’de Judith Butler, ‘toplumsal cinsiyet ideolojisi’ üzerinden küresel histeriyi psikanalitik açıdan inceliyor. Kitabın trans-dışlayıcı feministler ile ilgili bölümünde bölümde Butler, bu tür feministlerin niyetleri ne olursa olsun tüm kadınlara, özellikle de lezbiyenlere zarar veren ataerkil rejime maddi ve ideolojik destek sağladıklarına dair artık aşina olduğumuz ama hayati olan konulara değiniyor (Niyetleri ne olursa olsun diyorum ama birçoğumuz niyetlerinin ne olduğu şüphesiz biliyoruz. Trump’ın ikinci göreve başlama töreninden sonra Hadley Freeman ve Janice Turner sırasıyla Trump'ı ‘feminist kraliçe’ ve ‘feminist kahraman’ olarak adlandırmıştı). Butler, partner şiddetinden kurtulan bir vaka çalışması olarak J.K. Rowling’i ele alarak; kişisel bir erkek şiddeti deneyiminden tüm erkeklerin ya da penisi olan tüm insanların şiddet yanlısı olduğu fikrine, oradan da trans kadınların biyolojik kadınlar için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu düşüncesine doğru ‘hayali bir kayma’ tespit ediyor. Butler şöyle yazıyor:
Şiddet suçları gerçektir. Cinsel şiddet gerçektir. Ancak travmanın tekrarlayan zamansallığı içinde yaşamak, toplumsal gerçekliğin yeterli bir açıklamasını üretmez. Hiçbirimiz, bazen öyle hissettirse bile, koca bir sınıfın tamamı tarafından şiddet görmedik. Trans kadınları, aslında erkek oldukları ve dolayısıyla potansiyel tecavüzcüler oldukları korkusuyla kadın olarak tanımayı reddetmek ve travmatik senaryoyu gerçekliğimize aktarmak, hak etmeyen bir grup insanı dizginsiz dehşet ve korkumuzla boğmaktır.
Butler’ın kitabının bu kısmını okurken bilmek istediğim şey analizin doğru olup olmadığı değil, nasıl karşılanacağıydı. Trans-dışlayıcı feministler bunu, kendilerini ahlaki canavarlar olarak görmeyi reddeden diyalektik bir kayma olarak memnuniyetle karşılarlar mıydı? Bu sözleri, erkek şiddetine dair haklı kaygılarına (Butler bu kaygıdan doğan siyaseti onaylamasa bile) duyulan bir empati girişimi olarak görürler miydi?
Bu sorunun cevabı hayır. Kathleen Stock, Butler’ın bu açıklamasını ‘bir iftira derlemesi’ olarak nitelendirdi ve onun argümanı şöyle özetledi:
Butler’a göre eğer toplumsal cinsiyet karşıtıysanız, o zaman muhtemelen ataerkil, ırkçı, Hristiyan, milliyetçi bir kaçıksınız ve gizlice eşcinselsiniz. O (Butler), bilinçdışınızı yokluyor ve unutmayın ki sizi sizden daha iyi anlıyor. Ya da belki – ve bu olabilecek en nazik yaklaşım – siz sadece safdilli bir budalasınızdır; sizin için eşcinsel evlilik ve LGBTQ+ kitapları üzerinden ahlaki panik yaşamak, iklim değişikliği ve neoliberalizm hakkındaki makul korkuların ruhsal bir ikamesidir.
Benzer bir düşünceyle Nina Power, Butler’ın ‘tanı koyucu’ (‘teşhis edici’) ve ‘psikanalitik’ olarak tanımladığı bakış açısı hakkında şunları yazdı:
Bu bakış açısı, insanları aslında benimsemedikleri inançlarla suçlamak istiyorsak oldukça kullanışlıdır. Buradan yaklaştığımızda Papa, Vladimir Putin, Donald Trump, Giorgia Meloni, Viktor Orbán, forumlardaki anneler, doktorlar, psikologlar ve sevmediğiniz her kim varsa temelde hepsi aynı kötü düşüncenin taşıyıcılarıdır. Hiçbirinin eylemleri ile ilgili iyi nedenleri yoktur, çünkü tüm güdüleri bilinçdışıdır (ve kötüdür).
Stock veya Power'ı, Butler'ın teşhisine gösterdikleri direncin Freud için teşhisin yanlışlığının kanıtı olmayacağına – ve aksine, bunun trans-dışlayıcı feminizmin Freud’un ‘patojenik çekirdek’ dediği noktasına yaklaştığımızın bir işareti olabileceğine – ikna etmeye çalışmak muhtemelen yararlı olmazdı.
‘Trans sorunu’ üzerine yürütülen bu çirkin savaşta, ‘analizin bir tartışma silahı olarak kullanılması, açıkça, bizi hiçbir sonuca götüremez’ gibi görünüyor. Çünkü Stock ve Power, psikanalizin genel olarak insanın kendi zihni hakkında tam ve doğru bilgiye sahip olmadığını varsaydığı konusunda haklılar. Psikanaliz, gerçekten de ötekinin azami rasyonelliğini ve öz-farkındalığını kabul eden felsefi anlamda ‘müşfik’ bir yaklaşım değildir (Stock ve Power’ın her ikisinin de eğitimli filozof olmaları, ve psikanaliz ile ilgili bu yorumlarını felsefi anlamda yürütmeleri bence anlamlı). Eğer psikanaliz bir şefkat içeriyorsa, bu varsayılan rasyonelliğin değil, empatinin şefkatidir: İnsan davranışının en itici yönlerinde bile ortak koşulumuza verilmiş anlaşılabilir bir yanıt görme isteği.
Psikanalizde rasyonalite varsayımı yerine empatinin konulması, ‘hermenötik tahakküm’ diyebileceğimiz bir tehlikeyi beraberinde getirir. Ötekini özgürleştirme adına onu kendi tercih ettiğimiz bir yoruma hapsederiz ve ötekinin şiddetli direncine rağmen teşhisimizin doğruluğunda ısrar ederiz. Bu tehlike en başından beri psikanaliz ile ilgili eleştirileri beraberinde getirmiş, ve bazı psikanaliz uygulayıcılarını endişelendirmiştir. Freud’un Macar dostu Sándor Ferenczi, 1928 tarihli The Elasticity of Psycho-Analytic Technique isimli makalesinde ‘yorum yapma konusundaki aşırı hevesi,’ analistin ‘çocukluk hastalıklarından biri’ olarak tanımlamıştı. Ferenczi’ye göre çözüm, analistin entelektüel ‘tevazu’ ve ‘nezaket’ geliştirmesiydi. Fanon’un geleneksel terapötik ilişkinin ‘efendi/köle, mahkum/gardiyan diyalektiği’ hakkındaki artan endişesi, onu, akıl hastanesini bir bakım modeli olarak görmemeye başlamasına doğru itmişti. Foucault, Deliliğin Tarihi isimli eserinde Freud’u; deliyi akıl hastanesinden ‘özgürleştirip’ tımarhanenin izleme, yargılama, cezalandırma ve itirafa zorlama gibi ‘güçlerini’ tek bir analistin şahsına devrettiği için kınar. Foucault, Freud’un böylece doktorun ‘mucizeler yaratan bir kişi olarak erdemlerini genişlettiğini ve analistin her şeye kadir olma durumuna neredeyse ilahi bir statü hazırladığını’ yazar. Rawls, gördüğümüz gibi, psikanalizi birbirimize ‘kişiler’ olarak borçlu olduğumuz saygıyla bağdaşmaz bulmuştu: psikanalizi, kamusal alandan uzak tutulması gereken bir mantıksızlık oyunu olarak tanımlamıştı. Tavistock Enstitüsü’nde görev yapan bir akademisyen ve eski bir klinik psikolog olan Stephen Frosh da, psikanalizin, ‘terapistin gücünü otoriterliği meşrulaştıracak derecede arttırdığını’ gözlemler.
Psikanalizin otoriter bir pratik olarak algılanmasına dair en büyük kaygı ve eleştiriye, Freud’un en etkili yorumcusu Jacques Lacan’ın çalışmalarında rastlarız. Lacan Freud’u hem savunmuş, hem de bunu yapmak için onun düşüncelerini radikal bir şekilde yeniden düzenlemiştir. Rawls ile aynı terimleri kullanan Lacan, Rawls’ın aksine psikanalizin ‘kişiye saygı duyduğunu’ ısrarla vurgular. Bu nedenle analistin, öznenin tercih edilen bir kurguya boyun eğmesini sağlamak için ‘direncini kırmayı amaçlamasının’ ‘paradoksal’ olacağını söyler. Lacan; Freud’un hem anladığı hem de uyguladığı şekliyle, psikanalizin hermenötik (hermeneutik) tahakkümü, analizin ‘engizisyoncu’ tarzının ‘vahşetini’ ve ‘sözün beraberinde getirebileceği şiddeti’ reddettiğini öne sürer. Buna bağlı olarak da, Freud’da yorumlama gücüne duyulan isteği değil, ‘daha incelikli, yani daha insancıl bir tutum’ bulmamız gerektiğini ısrarla savunur.
Freud’a yönelik bu savunmasının temelinde, Lacan’ın psikanalizi öznenin bastırmasına yol açan gerçek, çocukluk çağı krizini ortaya çıkarmayı veya yeniden yapılandırmayı amaçlayan arkeolojik bir bilimden ziyade; analiz edilenin ötekinin arzusuyla ilişkisini dile getirmeyi, ve böylece bu ilişkinin yeniden yapılandırılmasını amaçlayan yapısal bir çaba olarak görmesi yatar. Psikanalitik bir yorumun ‘doğruluğu’ öncelikle onun tarihsel doğruluğuyla, Lacan’ın analiz edilenin ‘temel fantezisi’ dediği şeyin gerçek kökenlerini izlemekle ilgili değildir. Asıl önemli olan analistin müdahalesinin üretkenliğidir. Bu yol ile analistin konuşması ve sessizliği, analiz edilen için arzusunun etrafında döndüğü o gizemli eksiği somutlaştırmasına izin verir; ve bu da analiz edilen kişiyi, şu anda kendisi için dile getirilemeyen şeyi söyleyebilmesine teşvik eder.
Böyle bir şemada analist, analiz edilene uzman bir hermenötik bilgi veya etiyolojik (nedensel) bir keşif aktarmaz. Aksine analist, analiz edilenin kendisine atfettiği epistemik otoriteyi reddetmeli ve ‘bildiği varsayılan özne’ rolünden vazgeçmelidir. Aslında Lacanyen analist pek çok şey bilir: Arzunun doğası gereği tatmin edilemez olduğunu; egonun özünde bölünmüş bir benlik için kırılgan bir maske olduğunu; analiz edilenin, arzusunun yapısının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini ve onu tesadüfi koşulların yabancı bir dayatması olarak değil, kendi seçtiği bir şey olarak görmesi gerektiğini, bilir. Ancak analistin bütün bu bilgileri analiz sırasında uygulanacak, asla sergilenmeyecektir. Nitekim analist, Sokratik bir öz-gizleme konusunda ısrar etmelidir: ‘O, [kendi] arzusundan başka hiçbir şey’ bilmemektedir. Lacan için analistin psikanalize dair teorik kavrayışı, pratik bilgi birikiminden ve doğru soruyu doğru zamanda doğru şekilde sorma yeteneğinden daha az önemlidir. Lacan bu pratik yeteneğin felsefi bilgiye değil, bilge devlet adamlarının gösterdiği bilgiye benzediğini söyler: ‘Themistokles ve Perikles büyük adamlarsa, bunun nedeni iyi birer psikanalist olmalarıydı.’
Lacan, böylece analistin görevini yeniden şekillendirerek psikanalizde hermeneutik tahakküm tehdidini ortadan kaldırır. Bunu yaparken, biyografi yazarı Peter Gay’in ifadesiyle sık sık ‘iyileştirme hırsına’ kapılan bir adam olarak gördüğümüz Freud'un gerçek klinik pratiğine dair bildiklerimizi de küçümser – hatta buna direnir diyebiliriz. Ne var ki analistin bu ‘iyileştirme hırsı’, Freud’un ‘Dora’ vakasında rahatsız edici biçimde gözler önüne serilmiştir. Dora, gerçek adı Ida Bauer olan 18 yaşındaki bir hastadır. Freud, seansları sırasında Bauer’i histerik semptomlarına ilişkin teşhisiyle adeta bombardımana tuttuğunu aktarır: Buna göre genç kadın, babasının ‘Bay K.’ diye andığı arkadaşına aşıktır; üstelik Bay K. tarafından cinsel saldırılara on üç-on dört yaşlarında maruz kalıp bir süre katlanmış, ardından bunları sert biçimde reddetmiştir. Bauer’in, Bay K.’nın karısıyla uzun süredir sürdürdüğü aleni ilişki ve kendi kızını Bay K.’ya adeta bir cinsel ‘alışveriş’ nesnesi gibi feda etmesi yüzünden babasına duyduğu öfke, Freud’a göre aslında Öedipal bir arzudur ve bu arzu, Bauer’in Bay K.’ya duyduğu sevgiyi bastırmasıyla yeniden alevlenmiştir.
Freud, Bauer’in bu teşhisi defalarca reddetmesini teşhisin doğrulanması olarak gördü; tıpkı Bay K.’nın Bauer’in cinsel yaklaşımlarını defalarca reddetmesini gizli bir ‘evet’ olarak görmesi gibi. Lisa Appignanesi ve John Forrester, Freud'un Bauer’i okuma tarzının, ‘onun rızasını talep eden dimdik, ihlal edici uzuvlar’ gibi olduğunu yazarlar. Sordukları soru şudur: ‘Freud kendi fikirlerini Ida’ya dayattıkça, nezaket, ilgi, keskin yorumlar ve beklenmedik sürprizlerden oluşan medeni kisvesinin altında Ida’nın hissettiği şey, kuramının delip geçen o sertliğinden başka ne olabilirdi?’ On bir haftalık bu çilenin ardından Bauer tedavisini kendi isteği ile bırakmış; Freud ise bu durumu, can sıkıcı hastasının baba-yerine geçen bir figür olarak kendisinden intikam alma arzusunu sahneye koyması şeklinde yorumlamıştır. Daha sonra Bauer meseleyi kendisi çözmeye karar verdi ve Bay ve Bayan K. ile kendi ihlalleri hakkında yüzleşti. Hem koca hem de karısı genç kadının iddialarının doğruluğunu kabul etti, ve Bauer’in semptomları geçici olarak dindi.
Freud’un Bauer’e yönelik muamelesini eleştirirken, yorumunun – en azından tamamen – hatalı olduğunu; yani genç kızın Bay K.’nın ilgisinden heyecan duyan hiçbir parçasının olmadığını veya babasının ilişkisi hakkındaki duygularının sadece ahlaki bir yargıdan ibaret olduğunu iddia etmek istemiyorum. Yine de Freud’un, genç kadının fantezilerinin fiilen gerçekleşmesinin onun için duygusal bir felaket olmayacağı; tersine ona tatmin getireceği yönündeki varsayımı üzerine gitmeliyiz. Çocukların cinsel istismarı üzerine ünlü bir makalesinde Ferenczi şöyle yazar: ‘Eğer çocuklara ihtiyaç duyduklarından daha fazla sevgi veya farklı türde bir sevgi dayatılırsa, bu, sevginin mahrumiyeti veya geri çekilmesiyle aynı şekilde patolojik sonuçlara yol açabilir.’ Ergenlikteki Bauer’in Bay K.’nın cinsel yaklaşımlarına bu kadar tiksintiyle tepki vermesine neden olan şey, Freud’un ısrar ettiği gibi onun mürebbiye ile ilgilenmesini kıskanması değil de, bir fantezinin gerçek olma ihtimaline karşı duyduğu korku olamaz mı? Ve eğer öyleyse, Freud’un ‘ilgili tüm taraflar için tek olası çözümün’ Bay K.’nın karısından boşanıp Bauer ile evlenmesi ve Bayan K.’yı Bauer’in babasına bırakması olduğu yönündeki önerisi, Freud'un fantezinin işleyişini olması gerekenden fazla gerçekçi bir şekilde anladığının bir göstergesi değil mi?
Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde Freud, analistleri, yorumlarını hastanın boğazına tıkmaya kalkışmamaları konusunda uyaracaktı; Ferenczi’nin ‘tact’ dediği şeye – bir tür inceliğe/yerindelik duygusuna – yakın bir tutumu öneriyordu. Ölümünden kısa süre önce Freud şöyle yazmıştı: ‘Genellikle, bir kurgu ya da açıklamayı hastaya söylemeyi, hasta kendisi neredeyse oraya varana kadar erteleriz; öyle ki geriye yalnızca tek bir adım kalır – ama aslında o adım, belirleyici sentezdir.’ Ancak Freud, Lacan’ın onun adına önemsizleştirdiği ve küçümsediği fikirler bütününden asla vazgeçmedi: analistin hastada eksik olan uzmanlık bilgisine sahip olduğu (sadece analitik teknik bilgisi değil, hastanın nevrozunun gerçek kökenleri ve anlamı hakkındaki bilgi de); analistin görevinin bir parçasının hastanın bu nedensel bilgiyi kendisi için edinmesine yardımcı olmak olduğu; ve çoğu zaman hastanın, onu özgürleştirmek için tam da ihtiyaç duyulan şey olmasına rağmen bu bilgiyi reddedeceği fikirlerinden.
Freud için psikanalitik bir analizin tam olarak başarıya ulaşması neredeyse imkansızdı. Eğer analist hastayı iyileştirecekse, ruhsal, epistemik ve etik erdemlerden oluşan müthiş bir bütünlüğe sahip olması gerekiyordu. Tam normallik, analistin bile ancak yaklaşabileceği ‘ideal bir kurguydu.’ Yine de analist olmak ‘önemli derecede bir zihinsel normallik ve doğruluk’; ve hatta ‘bir tür üstünlük gerektiriyordu ki hastası için bir model teşkil edebilsin.’
‘Bir tür üstünlük’ ifadesine karşı tepki göstermemek zordur. Bunu duyduğumuzda – yine politik olarak düşünürsek – psikanalizi, özellikle kadın ve queer cinselliğinin toplumsal baskılanması ve ‘normalleştirilmesi’ için sıklıkla kullanılan, somutlaşmış bir uygulama olarak düşünmeliyiz. Lacan’ın analistin epistemik ‘üstünlük’ ve hermenötik maharet sergilemesine karşı duyduğu dehşetin, ve Freud’daki bu tür iddiaları yadsımasının aynası; liberalizmin, Rawls’ın dediği gibi ‘akıl yürütme oyununu’ yok eden belirli bir mezhep, sınıf veya ulus adına öne sürülen ‘ayrıcalıklı bilgi’ iddialarına karşı duyduğu dehşette bulunur. Rawls’a göre çare, akla yalnızca akılla karşılık vermektir. Ancak Lacan için bu, parçalanması gereken şey tam da kendiliğimizi birleşik, tutarlı bir bütün olarak algılama biçimimiz olan ego iken, ötekinin egosuna kendi egonuzla karşılık vermek anlamına gelir. Bu yüzden akla akılla değil; duraksamalarla, sessizlikle ve Lacan’ın ‘kehanetsel konuşma’ dediği, analiz edilenin pürüzsüz öz-anlayışını bozan özlü sözlerle karşılık verilmelidir. ‘Filistinliler ölmeni istediği sürece güvende olamayacağını söylüyorsun. Peki sen hangi ölüyü istiyorsun?’
Akılcı bir tahakküm korkusunun siyasetimizi şekillendirmesine izin vermekle, bu korkuyu siyasetimizin bütünü haline getirmek arasında bir fark olduğunu önermek istiyorum. Hermenötik (hermeneutik) bilgi ve onun iddialarını, ve bu iddiaların taşıdığı siyasi riskleri düşündüğümüzde; sadece Adrienne Rich’in ‘kültürün yapıcıları ve söyleyicileri’ olarak adlandırdığı ve her zaman varsayımsal olarak erkek, Batılı ve eğitimli olan doktorları, bilim adamlarını ve diğer uzmanlık söylemi koruyucularını düşünmemeliyiz. Bunu yapmak, her türlü özgürleştirici siyaset için hayati olan bir gerçeği, yani bilginin sıklıkla tam da ideolojinin bulunma ihtimalinin en düşük olduğunu söylediği yerde ikamet ettiği gerçeğini terk etmek olurdu. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, Hegel’in söylemiş olduğu gibi: ‘efendiyi en iyi tanıyan onun kölesidir.’
1931’de Ferenczi, Ölü Olma – Kadın Olma Teması Üzerine Aforizmik Notlar başlığıyla yayımlanan bazı notlar kaleme aldı ve bu notlarda, kadın olmanın travmatik bir adaptasyon süreci – ‘kısmi bir ölüm’ olup olmadığını sordu. Eğer bu doğruysa, kadınlarda bulunan ‘daha yüksek entelektüel yetenekler’ bununla açıklanabilir mi? Ferenczi, ‘travma anında’ diye başlayarak şöyle yazar:
dünyaya dair bir tür her şeyi bilme hali, kendi ve yabancı güçlerin oranlarını doğru bir şekilde tahmin etme ve duygusallıktan kaynaklanan her türlü tahrifattan arınma (yani saf nesnellik, saf zeka), söz konusu kişiyi... az çok kahin yapar... Ölüm anı – belki de zorlu bir mücadeleden sonra ölümün kaçınılmazlığı fark edilip kabul edilmişse – bu zamansız ve mekansız her şeyi bilme haliyle ilişkilendirilir.
Ferenczi’ye sonuna kadar hak vermekte tereddüt etmeliyiz. Travma, saf nesnellik veya her şeyi bilme halinin garantisi değildir; nitekim Nakba ve ardından gelen her şey, Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği vahşetler de dahil olmak, üzere bize bunu hatırlatır. Gazze’deki soykırımın sadece Filistinlilerin İsraillileri daha büyük bir ruhsal ve ahlaki netlikle görmesiyle sonuçlanacağını düşünmek tehlikeli bir romantizm olurdu. Ferenczi’nin kendisi de, kadınların ‘her şeyi bilme halini’ üreten aynı travmatik mekanizmanın, feragatten ve öz-yıkımdan zevk alma halini – kadın mazoşizmi patolojisini – de ürettiğini düşünüyordu.
Ancak dünyada kendilerine ayrılan yer gereği bazı insanların olayları diğerlerinden daha net gördüğü – hatta bazen başkalarını, o başkalarının kendilerini gördüğünden daha net gördüğü –fikrinde kesinlikle bir doğruluk payı vardır. Siyaseti bir ‘akıl yürütme oyunu’ olarak sürdürebilmek için bu gerçek terk edilirse, etik ve siyasi olarak neyin kaybedileceğini sorabiliriz. Bu oyunun onurla sonuçlanacağı garanti midir? İşgalcinin kendisini bildiğine güvenilebilir mi?
Psikanalitik pratik özünde iki taraflıdır; analiz sahnesini (anne, baba, toplum, başkası gibi) görünmez bir şekilde ne kadar çok kişi doldurursa doldursun, ve ne kadar asimetrik ya da huzursuz olursa olsun, hasta ve analist arasındaki bir iş birliğidir. Bu anlamda, Butler, Rose, Fanon veya Firestone’un teorik metinlerinde olduğu gibi siyaseti aydınlatmak için psikanalizin kullanılması, teknik olarak bir psikanaliz vakası değil, onun teorisinin türevsel bir uygulamasıdır. Bu tür durumlarda analizin öznesi cevap veremez; ‘iş birliği’ fiilen imkânsız hale gelir ve direnç neredeyse garantidir.
Dolayısıyla psikanalitik metinlerin siyasi önemi, nadiren analiz ettikleri öznelerin ruhlarında meydana gelen herhangi bir dönüşümden – aşırı sağcı popülistlerin, iklim inkarcılarının veya soykırımcıların zihinlerini özgürleştirmekten – kaynaklanır. Siyasi uygulamadan ziyade siyaset teorisi alanında psikanaliz bize başka şeyler sunabilir. Dünyanın, baskılayıcılarımız da dahil olmak üzere nasıl işlediğini ve dolayısıyla bu konuda ve onlarla ilgili neler yapabileceğimizi; kolektif yaşam için hangi arzulara sahip olabileceğimizi ve gerçeklik ilkesinin bunlardan hangilerini bir kenara bırakmamızı talep ettiğini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.
Belki de psikanalizden daha fazlasını istemek kabalıktır. Ancak Freud’un bilgi ve özgürlük arasında kurduğu ve ikinci şahıs hitabının önemli mekanizması aracılığıyla işleyen özgül bağlantının, psikanalizi siyasete uygulama biçiminde artık geçerli olmadığını görmek önemlidir. Bu bir eleştiri değildir. Ancak bir uyarı içerebilir. Psikanalitik teorinin kültürel merkeze geri döndüğü, ancak psikanalizin terapötik bir uygulama olarak son derece nadir kullanıldığı bir dönemde, Freud'un özgürleştirme vaadinin temelini oluşturan şeyi, yani benlik ve öteki arasında konuşmaya dayalı bir karşılaşmayı unutmak çok kolaydır. Aynı şekilde, psikanalitik bakış açısından bakıldığında, giderek artan teorik hakimiyet arzusunun, pratik dönüşümün kendisine karşı bir direnç biçimi olabileceğini unutmak da kolaydır.
Gerçekten de, psikanalizi, bizi daha etkili siyasi aktörler haline getirebilecek, özellikle de kötü ideolojiye kapılmış insanlarla iletişim kurmak için gereken muhakeme ve incelikle donatabilecek teknik bir beceri (bir ‘konuşma terapisi’) olarak siyasete dahil etmeyi öneren düşünürlerin sayısının ne kadar az olduğunu şaşırtıcı buluyorum. 2020 Routledge Psikanalitik Siyaset Teorisi El Kitabı'na (Routledge Handbook of Psychoanalytic Political Theory) katkıda bulunanlar, popülizm, ırkçılık, milliyetçilik, kapitalizm ve neoliberalizm de dahil olmak üzere çağdaş siyasi olguları aydınlatmak için psikanalitik bir bakış açısı uyguluyorlar. İklim krizi üzerine bir makalesinde Sally Weintrobe şunu gözlemliyor:
İnkar, inkardır. Bir şeyi kabul etmek istemeyen, yapamayan veya hazır olmayan biriyle konuşmanın bir anlamı yoktur. İklim iletişimcileri, insanlara iklim değişikliğini anlatmanın en iyi yolunu tartışırken bunu unutuyor gibi görünüyorlar. Bunun ima ettiği şey, eğer haberi iletmenin 'doğru yolunu' bulabilselerdi, insanların konuyu ciddiye alacağıdır. Psikanalistler, klinik ortamda bu konuya aşinadırlar; içgörünün oluşmasına yardımcı olunabilse de, bu içgörünün analistten analiz edilene asla 'aktarılamayacağının' farkındadırlar. Bu her zaman analiz edilenin kendiliğinden sahiplendiği, yaratıcı bir yapıdır ve onun bakış açısındaki radikal bir değişim içerir.
Bu önemli bir düzeltme gibi görünüyor. Onlarca yıldır iklim savunuculuğu alanında çalışan bir arkadaşım, insanlara gerçekleri söyleyerek davranışlarının değişeceği fikrini ‘90'ların yalanı’ olarak adlandırıyor. Küresel kapitalizmin çoğumuzu neredeyse her türlü toplumsal aidiyet ve kolektif güç duygusundan yabancılaştırdığı bir dönemde, ekolojik kıyametten bahsetmek eylemliliği canlandırmaktan ziyade acizlik duygusunu derinleştirmeye daha yakın bir etki yaratabilir. Bu yüzden, uygulayıcı bir psikanalist olan Weintrobe'un, şu anda gerçeği inkar edenlerin ‘bakış açılarında radikal bir kayma’ sağlamanın yolu üzerine rehberlik sunması memnuniyetle karşılanabilirdi. Ancak Weintrobe bunu sunmuyor. Bunun yerine, iklim inkarcılığı ile neoliberalizm arasındaki ilişkiye dair teorik bir açıklama sunuyor: Bu gayet makul bir açıklama olsa da, Weintrobe’un başında belirttiği ve türümüzün ve de pek çok başka türün kolektif kaderinin bağlı olduğu o pratik soruna cevap vermiyor.
Routledge cildindeki başka bir bölümde C. Fred Alford, ‘Nefret’ üzerine yazdığı yazıda psikanalizin, gelişmekte olan bir soykırımda erken müdahalenin önemini aydınlattığını savunur. Alford’a, bu tür bir müdahale, soykırımcı ruhun ‘nefret ve yıkımdan duyulan ortak hazzını’ kesintiye uğratır. Ancak Alford, müdahalenin psikanalitik bir form almaması gerektiği konusunda bizi uyarır: ‘Tanıkların gözlemledikleri eylemleri sadizm ve yıkımdan alınan haz olarak yorumlamaları ne gereklidir ne de arzu edilir.’ Başka bir deyişle, soykırımın psikanalitik yorumunu yüksek sesle dile getirmemeliyiz. Bunu yapmak, soykırımın etik önemine ihanet etmek ve ‘kitlesel cinayeti’ ‘öğretici bir an’ ile karıştırmak anlamına gelir. O zaman elimizde sadece tanıkların soykırıma müdahale etmesi gerektiği tavsiyesi kalıyor. Ancak Alford, bu düşüncenin ‘yeni olmadığını’; ‘soykırım ve soykırımın önlenmesi hakkındaki literatürün standart bir parçası’ olduğu kabul ediyor. Yani, soykırımda ne yapılması veya nasıl yapılması gerektiği konusundaki pratik soruda psikanalizin ekleyecek bir şeyi yoktur.
Sözde ‘Sol Lacanyenlerin’ en ünlüsü olan Slavoj Žižek, siyasi eylemi psikanalitik teknik üzerine modellemeye en çok yaklaşan isimdir. Žižek, ‘Eylem’ (The Act) dediği şeyi yüceltir: ona göre bu, hegemonik siyasi düzenin ‘temel fantezisini’ ‘aşacak’ (traverse) bir müdahaledir – tıpkı Lacanyen (Lacancı) analistin, iyileşme anında hastasının sahte bir şekilde tutarlı olup benlik duygusunu destekleyen fantezisiyle ilişkisini koparması gibi. Ancak Žižek için bile bu, uygulamadan ziyade bir benzetmedir. ‘Eylem’ için verdiği örnekler arasında Fransız ve Rus Devrimleri yer alır; bunlar Lacan’ın analistlere önerdiği dikkatli dinleme ve seyrek müdahale etmenin örnekleri sayılamaz.
Eğer siyasette bu tür örneklere rastlanacaksa, bu ‘örgütlenme’ olarak bilinen pratikte olacaktır: sıradan insanları, tek tek, güçsüzlük duygularının aslında kullanılmamış bir gücü gizlediğine ikna etme yönündeki zahmetli görevde. Nitekim en etkili siyasi örgütçüler, psikanalizin onlara öğretmeyi umabileceği pek çok şeyi zaten biliyor olabilirler: dile getirilemeyen korku ve arzuya karşı duyarlı olma, konuşmaktan çok dinleme, kısıtlamaları kabul ederken eylemlilik için alan açma, zamanlamanın, ‘empatinin’ ve ‘nezaketin’ önemi; hatta aktarım ve yansıtmanın işleyişi.
1940’lı yıllarda Amerikalı sivil haklar lideri Ella Baker, yoksul siyahi insanları örgütlemek için Amerika’nın güneyindeki kiliseleri, berber dükkanlarını, bilardo salonlarını ve bakkalları ziyaret ederek geniş çaplı seyahatler yaptı. Görece ayrıcalıklı bir sınıftan olmasına rağmen – Baker orta sınıftandı, üniversite mezunuydu ve New York’ta yaşıyordu – bilinçli olarak mütevazı giyiniyordu. Bu tercihi üzerine Baker şunları söyledi:
Bazen bazı kadınlar yanıma gelip 'elbisen tıpkı benimki gibi' derlerdi. Bu bir özdeşleşmedir. Görüyorsunuz, sözlü ifade ile nasıl başa çıkacaklarını bilmiyorlar ama sizinle özdeşleşiyorlar. Ve siz burun kıvırıp onları uzaklaştırmak yerine, bunun iyi bir şey olduğunu gösteren bir şey söyleyebilirsiniz: ‘ikimiz de iyi giyinmeyi biliyoruz’ gibi.
Baker, ‘elbisen tıpkı benimki gibi’ yorumunda sadece kendisiyle değil, aynı zamanda konuşmasının içeriğiyle, yani siyahların özgürlük arzusuyla daha başlangıç aşamasında olan bilinçdışı bir özdeşleşme görür. Ve dile gelmeyen bu arzuya bir onayla cevap verir: ‘ikimiz de iyi giyinmeyi biliyoruz.’
Ancak herkes, Amerikalı işçi örgütçüsü Jane McAlevey’nin ‘zor konuşmalar’ dediği şeyi yapma konusunda doğuştan gelen bir yeteneğe sahip olan Ella Baker gibi değildir. Çağdaş sol düşüncede psikanalizin yeniden merkeze oturması, konuşmayı teknik bir zanaat olarak görme yönünde yenilenmiş bir ivme sağlar. McAlevey’nin ifadesiyle bu zanaat, insanları ‘hayatlarındaki krizi kendi kendilerine analiz etmeye ’ yöneltmeyi amaçlıyor. Buna karşılık zor konuşmalar yapmada – reddin arkasındaki arzuyu, ilgisizliğin arkasındaki kaygıyı dinlemede; doğru soruyu doğru zamanda doğru şekilde sormada – daha iyi olan bir sol, teoriyi kaçılacak bir sığınak olarak görmeye daha az ihtiyaç duyacak bir soldur.
Örgütçüler için kişinin ‘kendi kendini analiz etmesi,’ bir amaçtan ziyade bir araçtır. Örgütlenmenin amacı, psikanalizden farklı olarak, her zaman, terimlerin her ikisine de vurgu yaparak ‘kolektif’ ‘eylemdir.’ Ve psikanaliz ile örgütlenmenin amaç farkının altında, zihin ve eylem arasındaki ilişkiye dair ustaca kurgulanmış farklı bir açıklama yatar. Freud için de, tıpkı Platon için olduğu gibi, davranış ruhtan kaynaklanır ve belirti, öznenin içsel gerçekliğinin doğrusunu yansıtır. Bu yüzden davranışımızı değiştirmek için önce zihnimizi değiştirmeliyizdir. Burada, görünürdeki farklılıklarına rağmen, psikanaliz ve felsefe arasında temel bir yakınlaşma anı vardır. Her ikisi de dış dünyamızdaki gerçek değişimin – etik olarak daha iyi olmak, daha az nevrotik olmak, Freud’un dediği gibi ‘sevmek ve çalışmak’ konusunda daha yetenekli olmak – önce içsel, epistemik bir değişim gerektirdiğini varsayar. Bizi özgür kılacak olan bilgidir.
Ancak örgütlenme, Aristoteles’in Platon’a verdiği yanıt olan şu anlayışa dayanır: ruh, eylemden doğar. Patronuna, polise ya da devlete karşı durma gücünü kendinde bulan o özne türüne dönüşmek için bazen gereken tek şey; sanki zaten o özneymişsiniz gibi, küçük bir şekilde de olsa eyleme geçmektir. Gereken şey ayağa kalkmak, ve kendinizi başkalarıyla birlikte ayakta, kazanırken bulmaktır. Ve sonra kendinizi hiç bilmediğiniz kadar büyük bir özgürlük ve güce; hatta daha büyük bir arzuya sahip bir özne olarak bulmak.
12 Aralık