Akıl Çılgınlığın Tek Sığınağı mıdır?

Akıl Çılgınlığın Tek Sığınağı mıdır?

Ve belki Foucault’ya atfedilen o paradoksal cümle tam burada yeniden duyulur: “Çılgınlık, aklın tek ve son sığınağı olmuştur.”
YAYIMLANDI: 02.09.2026 | YAZAR:

“İnsan salt düşündüğünden dolayı başına bir hal gelmemesi için deliliğe sığınmış ve çılgınlık, aklın tek ve son sığınağı olmuştur."      — Michel Foucault

Serol Teber’in İnsanın Hiçleşme Serüvenine Giriş kitabında Michel Foucault’ya atıfla aktardığı bu cümle, ilk bakışta bir paradoks gibi görünür. Akıl ile çılgınlığı birbirinin karşısına yerleştirmeye alışmış bir düşünce dünyası için çılgınlığın “aklın son sığınağı” olması nasıl mümkün olabilir?

Teber’in metninde bu sorunun yanıtı bireyin iç dünyasından başlayıp toplumsal yapıya uzanır. Çünkü onun politik-psikolojik yaklaşımında insan ruhsallığı, içinde yaşadığı tarihsel ve toplumsal koşullarla birlikte ele alınır.

Sürekli yeniden yapılanmak zorunda kalan insan

Teber, çağdaş insanı “tarihin öznesi olma” düşüncesinden giderek uzaklaşan bir figür olarak tarif eder. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve psikolojik dönüşümler hızlandıkça insanın yalnızlığı, güvensizliği ve korkuları da artar. Üstelik birey sürekli “yeniden yapılanma” süreçleri içinde yeni koşullara uyum sağlamaya zorlanır.

Buradaki “uyum” kavramı özellikle önemlidir. Uyum sağlamak çoğu zaman ruh sağlığının göstergelerinden biri olarak düşünülür. Teber’in yaklaşımı ise daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkarır:

Ya uyum sağlamamız beklenen dünyanın kendisi insan ruhsallığı açısından tahrip edici özellikler taşıyorsa?

Böyle bir durumda uyum, insanın kendisiyle ve dünyayla daha sağlıklı bir ilişki kurmasını sağlamak yerine onu mevcut düzenin taleplerine giderek daha fazla bağlayabilir.

Düşünmenin nostaljiye dönüştüğü yer

Teber’in çağdaş yaşam üzerine en çarpıcı ifadelerinden biri “düşünmenin bile nostalji” haline gelmesidir. Ona göre insan, farklı anlamların aynı anda dolaşıma girdiği ve yapay enformasyonun yaşamı kuşattığı bir ortamda hakikate ulaşmakta giderek zorlanır. Yaşamın ayrıntıları silinirken düşünmenin kendisi de kaybedilen bir deneyime dönüşmeye başlar.

Bu tespit, kitabın yayımlandığı dönem düşünülünce ayrıca dikkat çekicidir. Teber, teknolojik sistemlerin insanları bilgilendirmenin ötesine geçerek yönlendirmeye başladığını ve doğa, toplum ve insan hakkındaki bilgilerin “sözde hakikatlar” biçiminde dolaşıma girdiğini yazar.

Sonuçta sorun yalnızca insanın ne bildiğiyle ilgili kalmaz. İnsan giderek nasıl düşündüğü, neye gerçeklik atfettiği ve kendi deneyimini hangi ölçütlerle anlamlandırdığı konusunda da dışsal sistemlere bağımlı hale gelir.

Teber’in başka bir yerde kullandığı ifadeyle, “akıl artık kendine akıl verecek tarihsel konumunu yitirmiştir.”

Yabancılaşmaya bile fırsat kalmadığında

Teber’in analizi burada daha karanlık bir noktaya ulaşır.

İnsan, tarihte görülmemiş tüketim olanakları içinde yaşarken aynı zamanda korku, çaresizlik ve özellikle güçsüzlükduygularıyla karşı karşıya kalabilir. Ardından Teber son derece güçlü bir ifade kullanır: İnsan artık “yabancılaşma olanağı bile bulamadan” şeyleşmektedir.

Yabancılaşma kavramı, en azından kişinin kendisiyle dünya arasındaki kopuşu deneyimleyebilmesini varsayar. Teber’in “şeyleşme” vurgusu ise daha ileri bir aşamaya işaret eder. İnsan, kendisini çevreleyen mekanizmaların içinde öylesine erir ki yaşadığı yabancılaşmayı fark edebileceği konumu dahi kaybetmeye başlar.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde yabancılaşma; güçsüzlük, normsuzluk, izolasyon, yaşamın anlamsızlaşması ve insanın kendisine yabancılaşması üzerinden ele alınır. Özellikle büyük toplumsal kurumlar karşısında hissedilen güçsüzlük, bu tablonun merkezinde yer alır.

Çılgınlık neden aklın sığınağı olsun?

Tam bu noktada Foucault’ya yapılan gönderme anlam kazanır.

Eğer “akıllı olmak” giderek mevcut koşullara sorunsuz biçimde uyum sağlamak, sürekli yeniden yapılanmak, önümüze sunulan gerçekliği kabul etmek ve sistemin taleplerini içselleştirmek anlamına geliyorsa, akıl ile çılgınlık arasındaki sınır da yeniden düşünülmek zorunda kalır.

Teber’in aktardığı Foucault cümlesindeki çılgınlığı romantikleştirmek yerine, onu aklın sınırlarına ilişkin politik ve psikolojik bir soru olarak okumak daha anlamlıdır.

Belki de çılgınlık burada bir hastalık kategorisinden çok, bütünüyle rasyonelleştirilmiş görünen bir dünyanın irrasyonelliğini görünür kılan sınır noktasıdır.

Bu yüzden asıl soru şuna dönüşür:

Bir insanın yaşadığı dünyaya uyum sağlaması, her zaman ruhsal sağlığın göstergesi midir?

Ya da başka türlü sorarsak:

İnsanın kendisini koruyabilmesi için bazen uyum göstermeyi reddetmesi gerekir mi?

Serol Teber’in metni bu sorulara rahatlatıcı yanıtlar sunmaz. Bunun yerine bizi insan ruhsallığını yalnızca bireyin içinde aramaktan çıkarıp, bireyi kuşatan toplumsal, kültürel ve politik koşullara bakmaya çağırır.

Çünkü insanın yalnızlığı, korkusu, çaresizliği ve güçsüzlüğü yalnızca kişisel hikâyesinin parçaları olarak okunursa, ruhsallığı biçimlendiren daha geniş dünya gözden kaçabilir.

Ve belki Foucault’ya atfedilen o paradoksal cümle tam burada yeniden duyulur:

“Çılgınlık, aklın tek ve son sığınağı olmuştur.”

 

Delfi Blog'a Geri Dön